25 Aralık 2011 Pazar

mucizelere inanır mısınız?

Hayatı yaşamanın iki yolu vardır: Biri hiçbir şeyin mucize olmadığını düşünmek, diğeri herşeyin bir mucize olduğunu düşünmek. -Einstein


sadece iki yol olduğuna inansaydım sanırım ikincisini tercih ederdim. ama ben biraz "bi ondan bi bundan" tarzı bir kız olduğum için arada hayatlar yaşıyorum. yemek yerken bile çorba, ana yemek ve tatlıyı aynı anda yemeyi severim. neyse bu başka bi konu.


yaşarken anlaşılması zor ama durup bi baktığım zaman pek çok mucize var gördüğüm. benim ya da başkalarının hayatlarında, farketmez.


bir insanı sevmek bi mucize mesela. o insanın hiç yoktan karşınıza çıkması, ve tam da "aman yaeee herkes mi gerizekalı, kimse mi anlamaz beni" diye rest çektiğiniz bir anda o kişinin gelip, sizi daha önce anlamadıkları kadar anlaması bir mucize. iki farklı hayat süren, doğduğu andan itibaren başka şeyler yaşayıp, başka etkilere maruz kalan, herşeyi bırakın DNA ları bile farklı olan iki insanın anlaşması, konuşması, birbirini mutlu edebilmesi bir mucize. 


bir insanla bir ömür boyu, hiç sıkılmadan, daralmadan, "ben gidiyorum, eyvallah" resti çekmeden bir hayat hayali bile bir mucize. bunu düşündürebilen biri çıktığında karşınıza daha çok kıymet bilmek lazım bundan böyle.


bir adamdan çocuk yapmayı istemek bir mucize. hamileliğin ya da doğumun nasıl birer doğaüstü olay oldugu konusuna hiç girmicem zaten. ama birbirinden tamamen farklı iki insanın bir araya gelip, yine onlara hiç benzemeyen başka bi varlık yapmaya karar vermesi bile muhteşem bir şey.


sonra ağlamak, yoğurt mayalamak, çocuk emzirmek, aşık olmak, nefes almak, birinin kokusunu sevmek, dokunmak... bunlar da mucize, ama başka bir yazının konusu. ben ikinci tercihteki hayatımı yaşamaya bir süre daha devam etmeyi düşünüyorum.

12 Aralık 2011 Pazartesi

test ettim onayladım

canınız sıkkın, depresyona girdiniz, girceeniz, hayattan zevk almama durumlarınız varsa, kendinizi alkole, sigaraya, uyuşturucuya vermek yerine, sizi güldürebilen insanlarla konuşun. en boktan zamanlarda bile güldürmeyi başarabilen arkadaşlar edinin.

O zaman hiçbir uyuşturucuya gerek kalmadan, bütün sıkıntı, dert, keder, depresyon v.b. türevlerinden kurtulursunuz.

Gülmek iyidir, candır, severiz.


10 Aralık 2011 Cumartesi

küçücük küçücük bir can gözleri mercan

aha bi deli karı daha buldum, yeni favorim



89 doğumlu, belçikalı bir ablamızdır, sevdik bağrımıza bastık

bu da güzel

8 Aralık 2011 Perşembe

batıl itikat bunlar azizim

bugünkü konumuz; dün bir arkadaşıma anlatırken farkettiğim, benim aslında herkesin bildiğini düşündüğüm ama pek az insanın bildiği kızsal batıl inançlar efenim.(bu giriş kısmı)

(gelişme)

- Regl olunca tokat yeme: bu sancılı süreç, ağrısız, sızısız, kazasız belasız geçsin diye, ilk kime söylerseniz onun tarafından ivedilikle atılması gereken tokattır. siz daha "böğğğğeeee noluyo yaaee" diye şaşırırken, allah yarattı demeden bir tokat aşk ederler yüzünüze. ben yemedim hiç, yiyenlerin yalancısıyım.

- Baca saydırmaca: bu da yukarıdaki tokat yeme sürecinin hemen ardından yapılması gereken bir süreçtir. kız çatıya çıkartılır, evlerin bacaları saydırılır. ne kadar çok baca sayarsa o kadar kısa sürer adet (trendy adıyla regl) dönemi.

- Göğüse kap/kacak/tencere kapatma: erkeklerin salt hormona dönüştüğü, sizin de yeni çıkmaya başlayan göğüslerinizden utandığınız, orkid esprilerinin havalarda uçuştuğu bir dönemdir. göğüsü çıkmaya başlayan kızın göğsüne -artık istenen boyuta göre- kap/kacak/tencere kapatırlar. artık kapattığınız kabın boyutuna göre göğsünüz ilerde şekil alacaktır.

- Popo kaşımak: süslenip püslenip salına salına gezeceğiniz bir gün anneniz tarafından söylenebilir. "ayyy ne kadar güzel olmuşsun, kıçını kaşı da nazar değmesin" derler. sebep aramaksızın kaşırsınız siz de. (neden Kim Kardashian fotosu koydum ben de bilmiyorum)

- Nişan kurdelesi yemek: arkadaşınızın nişanına katıldığınızda, bekarsanız, nişan kurdelesinden bir parçayı çiğnemeden hap niyetine yutuyorsunuz. ve böyle gökten kısmet yağıyor. nişana katılamazsanız ya da katılacak bir nişan töreniniz yoksa, arkadaşlarınız sizin için bir parça kurdeleyi getirebilirler, ben sordum öyle de kabul oluyor.

Öyle işte (sonuç)

7 Aralık 2011 Çarşamba

bugün günlerden yağmur

yoğunlardan yoğun geçen bir kaç haftanın ardından biraz daha sakinleşmiş günlerdeyiz. ama bir şeyler değişiyor. sabahları kalkınca mesela gülümsüyorum. "bugün çok güzel bişi olcak sanki lan" gibi bir his doğuyor içime. ritüeller aynı tabi ama bir pırpırlık söz konusu. en son ben gecen bahar böyle olmuştum ama o zaman sebebi vardı. şimdi sebep yok. ölcem mi acaba ya?
istanbul'la ilişkimizin son ayları, sonra aylarca uzak kalıcaz birbirimizden. korkum yok da, rahatına çok düşkün biri olarak, ev bildiğim yerden aylarca uzak kalacağım zamanlarda, mavi sabahlığımdan ayrı kalacak olmak bile sıkıntı veriyor içime. ama vazgeçer miyim gitmekten? asla, hiç vazgeçmedim.
gitmek iyidir. "uyu ki, uyandırayım" demişti bir zamanlar bir adam. ben de diyorum ki "gideyim ki, gelebileyim"

4 Aralık 2011 Pazar

yüzyıllık muayyen

iletişimin bu kadar kolay olup da, insanların birbirinden bu kadar uzak olduğu bir yüzyıl daha yok.

3 Aralık 2011 Cumartesi

çok adam hiç adamdır

tam tersi var bu deyişin "çok kadın hiç kadındır" diye. ben çevirdim işte, bence cuk oturdu.
artık herkes korkar olmuş birini sevmekten, ilişki kurmaktan. "yatalım, sevişelim ama bak sen benim sevgilim olma" diyesi var herkesin. kızmıyorum da zaten, diyenlerin yaraları var biliyorum. bi tür savunma mekanizması bu. "sevgilim olursan sen benim canımı yakarsın" diyemedikleri için bu tür klişelere gerek duruyorlar. çözümü yok, anlayana aşkolsun. erkekler diyorlar ya "bu kadınları hiç anlamıyoruz" diye. ben de diyorum ki "bu erkekleri hiç anlamıyorum"
demem o ki, siz siz olun, götünüz yemiyorsa, sevgilimsi olma ihtimaliniz bile olmayan bir adamla beraber olmayın. ben anlatanların yalancısıyım. paşa paşa ctesi akşamı evinizde oturup, sütünüzü için uyuyun.
hadi öptüm bay.

22 Kasım 2011 Salı

adele - bergen paradoksu

sabahtan beri bu şarkı dilimde, durduramıyorum kendimi devamlı söyleyesim geliyor. hani bi türlü bitmeyen şarkılar vardır ya. mesela kayahan'ın ya da nilüfer'in (artık aralarında anlaşsınlar kimin olduğuna dair) mor menekşe şarkısı. durup durup "akşam oldu, dırınım dırınım" diyesiniz gelir. bitmez bi türlü. bir örnek de bu bitmeyen şarkılara "que sera sera" şarkısının sevtap parman'ın o bet sesi ve berbat ingilizcesiyle okudugu "key seraaa seraaa" olan versiyonu dilinize dolanmasıdır. gün boyu kafanızda döner durur. bu konuyu daha sonra ayrıntılı olarak incelenmek üzere bir kenara bırakıyorum şimdilik.

neyse konumuza dönelim. adele kızımızın yanık yanık söylediği "someone like you" şarkısı dilimde sabahtan beri. bir ara sözlerini düşündüm, "anam" dedim "ne arabask şarkı bu la". bi dinleyin dikkatli şimdiye kadar sözlerini hiç düşünmediyseniz benim gibi. yani yabancı arabesk diye bi müzik tarzı olsa bu kızımız alırdı bence bütün ödülleri.



sonra birden aklıma bergen geldi. hani şu, bir zamanlar arabesk'in kraliçesi diye anılan abla. nam-ı diğer "acıların kadını" şarkı da içerik olarak yukardakine çok benziyor zannımca. bu benzetme yüzünden benden nefret edebilirsiniz ama bi bakın allaasen, benzemiyor mu?

18 Kasım 2011 Cuma

"kaybolmuşlar" üstüne bir yazı

bilgisayarımı açıyorum, maillerimi kontrol ediyorum, yeni bir şeyler var mı diye. telefonum her zaman çaldığında duyabileceğim mesafede. pazar günleri gazete alıp yayıla yayıla okumak yerine internet üzerinden okuyorum haberleri. hatta twitter ı bile sırf bu yüzden kullandığım zamanlar oluyor. arkadaşlarım evleniyor, facebook üzerinden davetiye yolluyorlar. biri sevgilisinden ayrılıyor, değişen "ilişki durumu"ndan haberdar oluyorum. birisi whatsapp'tan mesaj gönderiyor. doğumgünlerini bile kaçırıyoruz arkadaşlarımızın bir sosyal medya olayı haberdar etmediği sürece.v.s., v.s. halbuki -şimdi hep öyleymiş gibi gelse de- eskiden böyle değildi.

çok değil, benim de hatırlayabildiğim bir zaman olduğuna göre, 30 yıl öncesine kadar insanlar "konuşur"du. "müsaitseniz, annemler akşama size gelecek" haberini vermek için komşulara evin küçük çocuğu görevlendirilirdi. aşıklar birbirlerine, ellerinin değdiği, kokularının sindiği, kimi zaman gözyaşıyla dağılmış mürekkeple mektuplar yazarlardı. bir kez olsun görebilmek için pencere önünde beklenirdi komşu kızları, facebooktan hafiyelik yapılmazdı.

ben telefonlu dönem çocuklarındanım. hatta ergenliğim ve gençliğimin ilk yıllarında şimdi "sabit" dediğimiz ve çoğu zaman yüzüne bile bakmadığımız telefonlarla sabahlara kadar konuşulurdu. ne radyasyon vardı ne şebeke. çaldırıp kapatan sapıklarımız bile vardı arayanın telefon numarasını gösteren telefonlar çıkana kadar.

sonra cep telefonları girdi hayatımıza. sabahlara kadar konuşulan ev telefonlarının yerini cep telefonları aldı. ve tabiki kısa mesajlar. hangi kız, aşık olduğu adamdan gelen mesajları herhangi bir deftere ya da kağıda yazıp saklamamıştır? silinip kaybolmasından korkardık, çünkü kelimeler hala çok kıymetliydi. birbirimizin seslerini duyar, belki dokunabilmek için o satırlara, gönderilen mesajları kağıtlara yazardık.

aniden internet girdi hayatımıza. MIRC'lar, ICQ'lar. ordan, tanımadığımız insanlarla sabahlara kadar konuşur olduk, karşımızdakinin ne yüzünü gördük ne de sesini duyduk. ama deli gibi heyecanlar yaşadık.

işte iletişim kavramının da bozulmaya başlaması tam da bu zamana rastgelmekte. biz ne zaman bunu, telefonda ya da internette geçen zamanı, arkadaşımızla/sevgilimizle gözgöze dizdize geçen zaman eş tuttuk, ondan sonra hızlı bir şekilde yalnızlaşmaya başladık. her dakika nerde olduğunu söyleme zorunlulukları çıktı ortaya. buluşulacaksa bile, sadece semt adı verildi. "oraya gelince ben ararım seni" dendi.

şimdi çok daha beter günler yaşıyoruz. birbirimizin hayatını facebook üzerinden dikizleyip, "nasılsın" demek için aramak yerine dürtüp, bütün etkinliklerimize arkadaşlarımızı/arkadaş kalmak istemeyip de listeden silince hesap sormasından korktuklarımızı sosyal medya üzerinden çağırır olduk.

ilk başta beden vardı, ses vardı, bakışlar vardı, sıcaklık vardı.
sonra sadece ses kaldı geriye.
sonra kelimeler, 165 karakterlik.
şimdiyle sadece ve sadece sessizlik, iki nokta bir parantezle yapılan gülmeler ve "didi bunu beğendi"ler kaldı geriye.
daha sonrasında başımıza gelecek olandan korkar oldum şimdiden.

o kadar hızlı değişiyor ki herşey. "iletişim" denen işteş fiil, yerini, sessizlik ve yalnızlık denen birinci tekil şahısa bırakıyor git gide bilmiyorum farkediyor muyuz?

facebook hesabımı kapattığımdan beri kendimi "normal" hissediyorum. ne kadar daha direnebilirim buna bilmiyorum. şimdi sırada whatsapp, msn gibi diğer yazışma hesaplarını kapatmak var. özleyen arasın, gelsin. ben burdayım.

siz de bu arada sokaklara çıkın, insanların gözünün içine bakın, onlara dokunun, facebooktan dürtmek yerine, kapısını çalıp gülümseyerek "nasılsın" deyin, msn'den "kara kayıpsın, yoksun ortalarda" diye hesap soracağınıza, iki bira içmeye davet edin, kitap alın, kitap hediye edin, kitap okuyun. okuyun ki kelimelere dokunun, okuyun ki kelimelere, sayfalara kokunuz sinsin, okurken yanına notlar alın ki bir iz kalsın sizden.

anlatabiliyor muyum?

16 Kasım 2011 Çarşamba

13 Kasım 2011 Pazar

tespit

bir erkek, hayatı boyunca hayal ettiği kadını karşısında görünce, O'nu aldıktan sonra, artık hayal edecek bir şeyi kalmayacağından korktuğu için o kadından köşe bucak kaçabilir(miş) hatta bocalayıp ve devreleri yakıp, kaybetmek için elinden geleni yapabilir(miş) .

9 Kasım 2011 Çarşamba

bayramlar üzerine bir takım takıntılar

"herkesin bayramını tebrik ederim" diye başlayan facebook yazılarının hastasıyım mesela. bayramdan çok önce hesabımı kapattığım için bu tür "genel" tebriklerin öldürücü darbelerinden bir nebze koruyabildim kendimi. ama yine de altına ad-soyad yazılı cep telefonu mesajlarına karşı yapacak bir şeyim yok. onlara da bizzat ve özel cevaplar veriyorum. genel mesaj atmak bana çok ayıp geliyor nedendir bilinmez. tarz meselesi tabi. bundan hoşlananlar da vardır.

akraba ziyaretleri için "kaçamıyorsanız zevk almaya bakın" demekten başka bir şey diyemiyorum. keza ben de öyleyim. "akraba" denen olguyu çok çözememekle beraber "hısım akraba" nın ne olduğuna dair en ufak bi fikrim yok. sanırım "akraba"nın bir level üstü. yine de hep söylüyorum, yine söylicem "bir insanı sevebilmem ve hayatımda isteyebilmem için akraba olması yeterli bir neden değil"

ölünceye kadar tatlı yemek/yedirmek ritüelleri var bir de. yesen bir dert yemesen bir dert. benim gibi şeker hastası bir insan olarak, bu her defasında insanlara açıklamak zorunda kalmak apayrı bir dert. ama yediğim kadarıyla bazı akrabalarımız gerçekten baklava konusunda çok başarılı, en azından fenalaşmadan önce yediğim kadarıyla güzellerdi.

el öpme durumlarını sanırım çözdüm. entel dantel savaşlara girmeden uzatanın elini öpüyorum valla. hatta ben bile elimi öptürdüm yani o kadar aşama kaydettim. tabi öptürünce para vermek lazımmış, annemin dürtmesiyle öğrendim. bundan sonra kime öptüreceğimi daha iyi düşünmem lazım. bir dahaki bayrama artık.

sonra trafik çilesi denen bir hastalık var, böyle bayram-tatil zamanlarında nüks etmekte. sabahın kör saatlerinde yola çıkıp bu hastalığa teğet geçsem de, köprü de 1 saat beklemek -hatta durmak- gibi bir felaketten kaçamadım. büyük şehrin derdi de büyük oluyor azizim. ama bayramlar ve tatiller bombok.

kurban kesme muhabbetlerine hiç girmicem, çünkü hala elim ayağım titriyor kokuları ve görüntüleri hatırladıkça.

o zaman "herkesin bayramını kutluyorum" Ad Soyad

5 Kasım 2011 Cumartesi

her ayrılık acıdır

Senden ayrılalı sadece saatler oldu ama yıllar gibi geliyor şimdiden. Bir sabah, arabaya binişin ve hızla benden uzaklaşman hala gözlerimin önünde, uzunca bir süre de aklımdan gideceğe benzemiyor.

Farkındayım, ben karar verdim ayrılmaya. Ama evimde ve hayatımda bu kadar büyük bir yere sahip olduğunu nereden bilebilirdim ki. Evimde hep oturduğun yere bakmamaya çalışıyorum. Masanı da hala kaldırmadım, sanırım bu konuda birinden yardım alacağım. Çok zor geliyor inan bıraktığın boşluğu doldurmak. Seni daha az düşünmek için evimin şeklini değiştirmek bir işe yarar mı bilmiyorum ama deneyeceğim.

Devamlı seninle geçirdiğimiz yılları düşünüyorum. Sadece ikimiz, baş başa sabahladığımız geceleri, sadece senin ve benim bildiğimiz sırlarımızı. İnatlaşmalarımızı hep sen kazanırdın. Seni günlerce ihmal etsem de her gelişimde önce uzunca bir homurdanmadan sonra gülerdin yine yüzüme. Seni, gözünün içine baka baka başkasıyla aldatmama bile ses çıkartmadın. Senin eşyalarını onunla beraber kullanmama bir gün oldun kırılmadın.

“O’nu benden başka kimse anlamaz” derdim hep. Şimdi gittiğin yerde seni anlayanlar var mı acaba? Mutlu musun orada? Beni düşünüyor musun sen de zaman zaman?

Ziyaretine gelebilmeyi çok isterdim. Ama seni başka bir yerde, başka birilerinin sahiplenmesini görmeye dayanamam sanırım. O yüzden gelmeyeceğim. Böylesi daha iyi.

Altı yıldır gözlerimi ayırmadığım, ilgilenemesem de bir gün olsun unutmadığım, evimin başköşesinde yıllardır duran sevgili masaüstü bilgisayarım. Seni aldattığım laptopumda sana yazdığım ilk ve son mektubumdur. 

Gittiğin yerde mutlu ol. Ama bil ki sanırım seni hiç özlemeyeceğim.

31 Ekim 2011 Pazartesi

gereksiz

"Hayat beni 61 kenara.." (minibüs yazısı)

teşekkürler b. bu muhteşem bilgiyi dağarcığımıza eklediğin için

edit: çok eskiden beri kullanılan bir deyişmiş bu, hatta trabzonspor formalarında yazarmış bir rivayete göre

her derde deva

- yanınızda ya da yakın çevrenizdeyken, asla depresyon, bunalım, darlanma ve bilumum ruh sıkıntısına girmenize asla izin vermez. mutluluk verir.

- bulduğu herhangi bir şeyle (obje önemli değil) saatlerce oyun üstüne oyun oynayabilir. yaratıcılığına hayran kalırsınız.

- öyle bi uyur ki, dünya yansa umurunda değildir. keyfini hiçbir şey bozamaz.

- ve yazılar yazdırır adama, en az "bir adam"ın yazdırabileceği kadar.

30 Ekim 2011 Pazar

29 Ekim 2011 Cumartesi

The Big City Girl

Büyük şehir kızıyım ben. Sabahlarım kuş sesleri yerine, cep telefonumun alarmıyla başlar. Kahvaltı benim için en hızlı geçilmesi gereken bölümdür. Bazen simit bazen bi poğaça, götü göbeği önemsiyorsam sütlü kornfleks yerim. Canım istediğinde özene bezene aldığım kahvaltılık peynirler buzdolabımda bozulur. Buzdolabındaki meyve bölümünün yerini bile bilmem. Ama buzluğum envai çeşit mikrodalgada çözdürüp hızlıca yemek için dondurulmuş gıda doludur.

İnsanları sevmem, kalabalıklardan nefret ederim. Bire bir diyaloga girmeyeceğim bütün ortamlarda kulağımda kulaklığım takılıdır. Son model telefonumda son “trend” “em.pe.üç”ler vardır.  Her türlü ortamdan kendimi izole edebilirim. Ayrıca çok güzel “görmedim” “duymadım” taklidi yapabilirim.

Her daim ya geç kalmışımdır ya geç kalacağımdır ya da geç kalmamak için koşturuyorumdur. Yürüme hızım normal bir insanın koşma hızına yakın bir değerde olup, sağa sola çarptığımda insanlardan özür dilemeye vaktim bile olmaz.

Yarı açık hapishane gibi ofislerde bazen tüm gün güneşi bile görmeden, havanın sıcaklığı hakkında bir fikir yürütemeden zombi gibi çalışırım. Bütün dünyam  bilgisayarımdır. Onu  alırsanız, susuz kalmış çiçek gibi sararır solarım. Gazetelerimi bile internetten okurum, kağıt kokusunu unutalı çok olmuştur.

Ağzımda sıka sıka diş kalmamış olsa bile stresle çok güzel baş ederim. Saatlerce oturmakla kaybettiğim sağlığıma tekrar kavuşabilmek için daha çok oturup daha çok para kazanmak zorundayımdır. Rengim sarıdır, belim ve boynum fıtıklı, midem ülserli ama saçlarım her daim fönlüdür.

Nefret ettiğim insanlara karşı bile iğrenç bir nezaket içindeyimdir. Öyle ya, bu koca şehirde kime ne zaman işinizin düşeceği belli olmaz.

Öğle yemeklerimi dışarıda yemekten midem bozulup durur, besin takviyesi kullanırım hani şu hap olanlarından, ha bi de mutlaka vitamin. Enerjim düşmesin, 12 saat dayanabileyim diye enerji verici hapları da unutmamak lazım tabi.

Hafta içi çocuklar için yatma vakti olarak belirlenen saatlerde evde olurum.  Tahmin ettiğiniz üzere, evde yemek yapamam o saatten sonra. “Oda+kahvaltı hizmeti veriyorum ben” deyip güler geçerim.

Çok daraldığım akşamlar sosyalleşirim. Bir mekana gidip kulaklarım sağır oluncaya kadar yüksek sesli ve ne çaldığı belli olmayan müzikler dinler, o gürültüde duyulabilmek için sesim kısılıncaya kadar bağırarak konuşurum. Asla sarhoş olmam, başıma ne geleceği belli olmaz. Cebimde her daim eve dönecek taksi paramın olmasına dikkat ederim.

Her gün hava durumunu binlerce kez kontrol eder, ertesi gün giyeceklerimi akşamdan hazır ederim. Yanımda her zaman “ihtiyaç halinde” kullanılacak bir hırka/şal/kazak/şapka/şemsiye bulunur.

 İçine makyaj çantası, selpak, ıslak mendil, el kremi, dudak kremi, hijyenik el temizleme şeysi, orkid, ayna, akbil, kol kadar bir cüzdan, güneş gözlüğü, ajanda, kalem, parfüm, anahtar sığdırabilmek için omuriliğimi taşıdığım yöne doğru eğecek ağırlıkta ve büyüklükte bavul kadar çantalar taşırım. Başıma her an her şey gelebilir, tetikte olmak gerekir.

Hafta sonları için hafta içleri para kazanırım. Eğlence kavramım çoğunlukla alkolle birlikte gider. Cumartesilerim içmekle, Pazar günlerim ayılmakla geçer.

Benim şehrim kalabalıktır. İnsanlara çarpmadan saatte 5 km hızla İstiklal Caddesi’nde yürüyebilirim.

Bazı zamanlar sevgilim olur. İlişkimin çoğunu facebook, twitter, whatsapp ve bilumum teknolojik zımbırtı üzerinden yürütürüm. Çoğu zaman yalnızımdır ama. Benim şehrim aşk meşk olaylarını sevmez. Kaldırımları bile sevgililer yan yana yürüyemesin diye tek kişilik yapılmıştır.

Evden çıktığım andan itibaren eve girinceye kadar devamlı para harcarım. Çok kaşıntı içindeysem evden de para harcarım. Kapıcı gelir aidat ister, yemeksepeti’nden sipariş verilir, su biter, internetten alışveriş yapılır. Para her şey demektir bu şehirde.

Ölene kadar alışveriş yapmasam da yetecek kadar kıyafetim vardır ama yine de giyecek hiçbirşeyim yoktur.

Yatağım ve yastığım ortopediktir ama yine de çok zor uyurum.

Su vermeyi devamlı unuttuğum için solmuş çiçeklerim vardır.

Akşamları kitap okuyamayacak kadar kafam dolu olur ve spor yapamayacak kadar yorgunumdur.

Ciğerlerimin yarısında eksoz gazı diğer yarısında ise nikotin vardır.

Uyuyabilmek için haplar, uyanabilmek içinse ayrı haplar alırım.

Ve bunları bir dost sofrasında değil de, bir blog sayfasında paylaşırım.


26 Ekim 2011 Çarşamba

hasbinallah

şimdi ben buraya bir şeyler yazıyorum ya, üstüne alınıp bana cevap verenler oluyor, çok gülüyorum. bi siktirin gidin yani gerçekten. o kocaman egolarınızı da alıp arkanıza bakmadan kaçın daha vakit varken yoksa ben o şişirilmiş, içi kof egolarınızla ne yapacağımı çok iyi biliyorum.
birine bir şey söyliceksem ben direkt haber veriyorum zaten "bu sana" diye. haber vermiyorsam burda atıp tutup "umarım okuyordur" gibi bir hayalperestliğe girecek değilim. ne yaşım müsait ne de beynim, kusura bakmayın.
illa okuyacaksanız okuyun ve defolup gidin, ama ses yapmayın giderken zira başım ağrıyor.

25 Ekim 2011 Salı

yol iyidir

en doğru ve en içten (belki de en iyi) yazılarımı hep "yol"dayken yazdım. yol iyidir o yüzden, gitmek lazım yine, düşmek lazım yollara..

bazen

aylar, yıllar, ömürler süren küskünlükleri sadece "özür dilerim" demek sonlandırabilir. öküz olmayana..

haşiye: öküzleri severim, ama insan formunda olanları değil.

20 Ekim 2011 Perşembe

şehrime sirk gelmiş lan

iki gündür görüyorum. her sabah yürüdüğüm güzergah üstünde, park olacağını duyunca sevindiğim ama aylar geçmesine rağmen kamyon parkı ya da başbakanlık logolu kömürlerin yığıldığı bir yer olmaktan öteye geçemeyen eski magirus fabrikasının arazisinde sirk kurulmuş efendim. meşhuuurr paris sirkiymiş. güngörenle dalga geçenlere selam olsun, biz de kültürel aktivite yapıyoruz yani, para verseler girmem o çadıra lakin güzel bir şey, ışıklı felan.
200 yıllık bir sirkmiş, dünyaca da ünlüymüş, ofise gelince şöyle bi araştırma yapıverdim. asıl adı "circus balkanski"ymiş ve akrobasisiyle ünlüymüş.
beni bu sirk olaylarına en fazla çeken şey, yaşadıkları göçebe hayat. günümüzde hala göçebe sirk yaşamları devam ediyor mu kesinkez bilemiyorum ama seyrettiğim bütün filmlerdeki sirk ahalisine özenmişimdir. binlerce kez sirkte yaşama hayali kurmuşumdur. hatta çocukken baktığım pek çok hayvanı "eğitmeye" çalışırken sakatlamanın kıyısından dönmüşümdür.dolayısıyla benim sirkte yaşama hayallerim beceriksiz kedilerim, köpeklerim, kuşlarım yüzünden daha başlamadan bitmiştir.

geçen kış bi sirke gitmiştim, ya sirk çok küçüktü ya da ben fazla büyüktüm, hiç beğenmedim. görselliğin dibine vurmuş bir dünya da, kılıç üstünde dengede durmaya çalışan insanlar pek bi komik gelmişti bana. ama ben sirkte çalışan biri olsam kesin çok alkış alırdım.

bu akşam da ordan geçicem, daha gösterilere başlamadan bir gidip baksam mı acaba. çok fena gidip onlarla konuşasım var, hatta gösteri bittikten sonra ne yapıyorlarsa onlara katılasım var, ama onlar benim kadar esnek olmayabilirler, yabancıları sevmez insanlar.

Siz yine de bilet almak isterseniz fotoğrafa tıklayabilirsiniz.

4 Ekim 2011 Salı

Atlas

"Dünyanın bittiği bir yerlerde
Güzel sesli akşam perilerinin karşısında
Dimdik durup ayakta tutuyor göğü
Başı ve yorulmaz kolları üstünde.
Akıllı Zeus'un O'na ayırdığı kader bu."
"Bu Atlas görür denizin bütün uçurumlarını,
Ve koca direkleri omuzlarında taşır,
Yeri göğü birbirinden ayıran direkleri."
(Odysseia I, 53-55)

(daha fazla bilgi şurda)

27 Eylül 2011 Salı

Avcı-Toplayıcı Topluma Dönüş


 
İnsanın ilk haritası “erkeğe” ve kadına” göre çizilmiştir ve cinsiyet sistemi doğal değil, tarihsel ve toplumsal bir pratiktir. Doğuştan gelen fizyo-biyolojik kadın ve erkek cinsiyetleri “biyolojik cinsiyet”, kadınlık ve erkeklik rollerinin toplumsal yapı tarafından biçimlendirilmesi ise “toplumsal cinsiyet” olarak ifade edilir. İnsanlık içinde ayırım çizgilerini oluşturan toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf kuramları üzerindeki baskılar, insanın doğadan ayrılma sürecini hızlandırmıştır.

Toplumsal Cinsiyet ve Doğanın Ayrılması
Toplum içinde cinsiyete bağlı ilk farklılaşma avcılık-toplayıcılık döneminde gerçekleşmiştir. Erkeklerin avcılık, kadınların ise toplayıcılık yaptığı bu dönmede, ilk iş bölümü erkekleri “hayat alıcılar” ve kadınları “hayat vericiler” olarak öne çıkarmıştır . Avcı-toplayıcı topluluklarındaki ilişkiler, ortak çalışmaya ve ortak paylaşmaya dayanan eşitlikçi ilişkilerdi. Bu yüzden ilkel toplulukta birey-topluluk çıkar çelişkileri yoktu. İlk Neolitik Çağ’da, kadınlar, tahıl ve tohumların yeniden üretilebildiğini keşfettiler ve çapa ile tarım yapmaya başladılar. Bu dönemde, toplum yapısı dağınık, barışçıl ve anaerkildi. Orta Neolitik Çağ’da çapa yerini sabana bıraktı. Erkeğin üretim gücünde aktif rol almasını sağlayan saban tarımına geçmesiyle erkeğin kadına, kendisine ve doğaya hükmetme süreci de başlamış oldu. Göçebe topluluklar yerine kasabalar ve kentler oluşmaya başladı. Tohumun bir sonraki yıla saklanabildiğinin keşfi ile birikim ve özel mülkiyet kavramları ortaya çıktı . Erkek-avcı gruplarının savaş gruplarına, sonrasında, yönetici din sınıfından, küresel ölçekli şirket sahiplerine kadar geniş yelpazede geçişler vardır. “Doğanın Düşmanı” adlı kitabında Joel Kovel, “Doğanın toplumsal cinsiyet yoluyla ikiye ayrılması süreci, cinsiyetler ile insanlık ve doğa arasındaki ilişkileri şekillendirerek ekolojik krize kadar devam etmiştir.” sözü ile ekolojik krizin kökenini, ataerkil tahakkümün tarihsel izlerinde bulmuştur. (Alıntıdır)

Uzun zamandır aklıma takılan bir konu bu. Bakmayın yazının girişindeki "ciddi" alıntıya siz, benim tespitlerim biraz daha farklı olacak. Bunu okuyan sizlerin de düşüncelerini merak etmekteyim aslında.

Avcı toplayıcı toplumda erkek avcı, kadın da toplayıcı konumda, onu anladık. Bu durumu günümüzle ilişkilendirirsek şöyle durumlar çıkıyor ortaya;

Biz kadın olarak "toplayıcı"larız. Herşeyi topluyoruz aslında. Mesela hatıraları topluyoruz. Güzel bir an yaşadığımızda bize o anı hatırlatan objeler toplamaya bayılıyoruz mesela. Tahminimce bütün kadınlar hayatlarının bir döneminde sevgilileriyle beraber gittikleri sinema filmlerinin biletlerini, kendisine atılan mesajları ya da arkadaşlarından aldıkları hediyelerin paket kağıtlarını bile biriktirmiştir. Tamam itiraf ediyorum ben hala bir kısmını yapıyorum. Özellikle hediyeler kısmıyla ilgili zaafım var, hediye paketlerini bile atamıyorum çok sevdiğim birinden geldiyse özellikle. Ama tabi baktım evde yer kalmamaya başladı, çöp eve dönüşmekten korktuğumdan mütevellit çok daha seçici olmaya başladım bu konuda. Ama bütün okul hayatıma ait, ne zaman ve nerede işime yarayacağını bilmesem de, ders notlarım, defterlerim hala ayrı bir odada klasör klasör arşivlenmiş bir şekilde durmakta.(bknz: Lisans 3. Sınıf II. Dönem Klasörü)

Siz benim kadar manyak olmayabilirsiniz tabi en doğal hakkınız. Ama en azından alışveriş yapmaya bayılmıyor musunuz ey kadınlar hadi itiraf edin. Gezmek için gittiğiniz bir yerden en azından ufacık birşey almıyor musunuz anı olarak?

Avcı toplayıcı toplumda, "Hayat verici" konumda olan bizler çiçek ya da evcil hayvan beslemeyi sevmiyor muyuz? En büyük çiçek bakma özürlüsü olarak ben bile ofisimde susuzluktan boynunu bükmüş çiçeğime su verdiğimde canlandığını gördüğümde bir sevindim yani ne yalan söyleyeyim. 
Sonra içgüdüsel olarak belki (derinine inmek lazım tam emin değilim) bir çocuk nasıl tutulur en temel olarak nasıl bakılır en azından merak ediyoruz ve çoğumuz da bunu becerebiliyoruz. 

Şimdi yazının bundan sonraki kısmı için çok fena bir feminist damgası yiyeceğim gibi gelse de devam edeceğim.

Erkekler canımız ciğerimiz. Başımızın tacı. Tabiki birazdan vereceğim örnekler tüm erkekler için geçerli değil. Mutlaka pek çok istisna durum söz konusu. Affınıza sığınarak bir kaç tespitimi paylaşmak istiyorum.

Sabahları işe giderken yolumun üstünde toplanmış bir grup gencin boş boş ikamet ettiği bir sokak başı var. Ve o sokaktan her gectiğimde mutlaka ya bir ya iki tane laf yemekteyim. Bu adamlar tek başlarına olduğunda hiçbirinin gıkı çıkmaz. Ama topluluk halinde olduklarında heyhat! Hepsi aslan kesilirler. 

Aynı şey maça giden gruplar tarafından da gözlenmekte. Normal şartlar altında o küfürleri sokak ortasında bağıra bağıra söylediklerinde tepki alacaklardır ama gelin görün ki bir maç günü 10 tane adam bir araya gelir ve ana avrat küfür eder. 

Sonra "Kahvenin önünden geçmeyeyim şimdi" diye yolunuzu değiştirdiğiniz hiç olmadı mı? Sebep, o ortamın onların doğal yaşam alanı olmasından dolayı, siz geçerken artık laf mı atarlar, öküz gibi süzerler mi, yoksa allaan kaldırımında kamuya açık alanı bütün özgüvenleriyle işgal edip sizin geçişinizi zorlaştırırlar mı bilemem. Ama mutlaka bir ürkmüşlük oluyor bazen.

Ya da araba kullanma olayının tamamen kendilerine aitmiş gibi davranmaları gerçekten sinir bozmuyor mu? Neden? Çünkü erkekler trafik kurallarına uymuyor, kendi aralarında anlaştıkları bir kurallar sistemi var ona göre hareket ediyorlar. Tamam bazı kadınlara ait araba kullanma şekline ben de inanamasam da, çoğu kadın da kendini erkeklerin sıkıştırmalarından, deli gibi sollamalarından ya da abuk sabuk hız atraksiyonlarından dolayı emniyette hissetmiyor. (Bütün suç erkeklerin değil tabiki, bu araba olayına ait de bir yazı yazacağım bi ara acayip tav oluyorum.)
Futbol apayrı bir olay zaten. Geçen günkü Fenerbahçe Maçına giden kadın izleyicilerle dalga gecen, onları yerden yere vuran bi dünya haber okudum gazetede. Sebep yine futbol eşittir erkek düşüncesi. 

Dikkatinizi çekerim bu örneklerin hepsinde bir dışarı ortamı var. Ve sevgili erkeklerimiz, özellikle beyni çükünden daha az gelişmiş modelleri, dışarı ortamını tamamen kendilerine adadıklarından, dışarıda herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda ya da konumda bir kadının varlığını anlayamıyorlar. Ve hele de grup halindelerse, bütün gücün kendilerinde olduğuna tamamen kanaat getirip, "çok kişiyiz bize kimse bir şey yapamaz" mantığıyla ortalığı bok ediyorlar. 
Şimdi sorarım size, 2011'in Türkiye'sinde, avcı-toplayıcı toplum içgüdüselliğini biraz daha şekillendirmemiz gerekmiyor mu? Rolleri paylaşmamız, kimi zaman birbirimizin yerine geçmemiz, birbirimize yardım etmemiz gerekmiyor mu?

Merak etmekteyim, bir yardım edin bana...

18 Eylül 2011 Pazar

Kökü sizde

Okurken bunu dinlerseniz ballı ekmek kadayıfı olur.

Eskiden, ben henüz büyümemişken (küçükken demek tuhafıma gitti şimdi), deli gibi Bilim-Teknik Dergisi okurdum. Hatta o zamanlar kendime uygun bir de Fizikçi erkek arkadaş edinmiştim. Yanlış anlaşılma olmasın, önce Bilim-Teknik ile aşkımız başladı sonra Fizikçi buldum, sıralama bu şekilde.

O dergilerin birinde -şimdi kimin hangi teorisi olduğunu hatırlayamasam da, muhtemelen Einstein'dır, son zamanlarda kayda değer pek bi gelişme olmadı O'ndan sonra zaten- algıladığımız çevremiz kadar var olduğumuzu söylüyordu. Yani diyelim ki bizler bir toplu iğnenin üstünde yaşayan varlıklarız, Bütün dünyanın o toplu iğne kadar var olduğuna inanıyoruz. Halbukisi, toplu iğne dediğin nedir ki dikiş kutusunun yanında ya da dikiş kutusu nedir ki koca koca evlerimizin yanında ya da evlerimizi nedir ki koskoca Dünya gezegeni yanında ya da... diye bu örnekler sürer gider.

Şimdi azizim ben burdan felsefeye bağlıcam hazır olun.

Hayatınızda diyelim toplam 10 kişi tanıyorsunuz. Tabi diğer insanların da varlığından haberdarsınız ama sadece bu 10 kişiyle herhangi bir iletişim halindesiniz. Dünyanın geri kalanının da o insanlar ve türevlerinden oluştuğunu düşünüp oturup diyorsunuz ki, "Hacı ben çözdüm olayı". İşte o an "zönk" diye bir ses efekti veriyor dünya size, ahlaka mugayyir bir hareket çekerekten İzmir marşıyla evinize uğurluyor.

Ya da diyelim ki, her gün işinize ya da okulunuza doğru yürürken hep kafanızı önünüze eğiyorsunuz ve sadece kaldırım taşlarını görüyorsunuz. Sonra da diyorsunuz ki "Aman işe/okula gitmek de ne kadar sıkıcı birşey, her yer taş/kaldırım."
Örnekler çoğaltılır, üşenmiyorsanız yapın.

Son olarak diyelim ki siz bir insan evladı seviyorsunuz. Diyorsunuz ki "Aman benim yarim bir tanedir, ondaki kaş kimselerde yoktur, beni ondan başka kimse mutlu edemez, ben hayatımın sonuna kadar öyle birini bulamam/aşık olamam" Ben de diyorum ki size "Etrafınıza bakın". Dünya üstündeki bütün insan türlerini tanıyor ya da biliyor olamazsınız. 10 kişiden daha kalabalık bu dünya. Ve yollar hep taş/kaldırım değil, yeşillikler, insanlar, kediler, köpekler, sabahları kepenklerini açtığı için mutlu olan insan var.

Ve evet O'nu çok sevmiştiniz, ama korkmayın gene seversiniz, kökü sizde nasıl olsa gene uzar kalbiniz.

12 Eylül 2011 Pazartesi

düşündüm de

Aslında o kadar da uzak değiliz.
Benim tenime değen rüzgar bi zaman sonra senin nefesin olur,
Her gün aynı güneşi görüp uyanırız,
Ve bastığımız toprak aynı yerküreye aittir.

O yüzden şimdi gelme,
Ben bu heyecanlarla bile zor yaşarken,
Varlığını yanımda hissedip kaybolmaya hazır değilim,
Henüz..

23 Ağustos 2011 Salı

kapı aralığı


"Şimdi tek istediğim nefes alabilmek, ötesinde yok gözüm.
Kaçmak da mümkün buradan elbette ama benim istediğim kaçmak değil ki.
Ne varmayı arzuladığım bir öte diyar, ne de bir yerlerde bıraktığım kayıp bir cennetim var.
Sadece çıkmak istiyorum.
Çıkmak da değil, çıkabilmek. Ben o ihtimali seviyorum.
Seçeneğim olmasını, kapının aralık kalmasını…"

26 Temmuz 2011 Salı

29 yılın sorununu 1 dk da çözen dialog

-R: Seni tanıdıktan sonra reenkarnasyona inanır oldum.
-D: Neden ki?
-R: Bence kesin sen daha once dünyaya geldin, her şeyi yaşadın, o yüzden bu yaşam sana sıkıcı geliyor, rahatlık bu yüzden.

Realizm ben de kabızlık yapıyor

İnsani duygular vardır. Zaman zaman bir kaçıyla ben de muhatap oluyorum. “Açlık” hissetmek ve “uyumak”ta baya iyiyim bu aralar. Sonra sıkılmak, üzülmek, sevinmek, özlemek, sinirlenmek gibi bi kaç tane daha var aklıma gelen. Bunların bir kaçıyla aram fena değil. Ama eskisi kadar sıkı fıkı olamıyoruz maalesef. İşin garip tarafı ve benim de kendimi sorgulamama neden olan konu ise bunları gösterme biçimim. Mesela özlem duygusuna çok aşina değilim, hissettiğim zaman “Hmm sanırım bu özlem olsa gerek” diyorum ama ne yapmam gerektiğini tam olarak kestiremiyorum. Sinirlenmelerim en çok kendime. Sevinç ve hüzünlerim uzun zamandır içimi kemiren kurtlar misali dışarıda pek baş göstermiyor.

Bu gün işten eve gelirken düşündüm. Sanırım “modern zaman insanı” denilen varlığın genel sorunları bunlar. Her daim yapmak zorunda olduğumuz şeyler var. Üzüntümüzden gebersek bile işimize gitmek zorundayız mesela, ya da sabahın köründe bile leş gibi kokan bi adamı tutup otobüsün camına vurmak yerine orda yokmuş gibi davranıyoruz, gitmesi için dua ediyoruz. Tek yaşıyorsanız hele, bi dünya sorumluluğunuz var o eve ait. Ölseniz de kalsanız da yapmak zorunda kalıyorsunuz.

Aşık oluyorsunuz, gidip kapısında yatmak istiyorsunuz ama para kazanmanız da gerekiyor, bırakamıyorsunuz.  Kabuk üstüne kabuk örüyorsunuz kendinize insanları yalnızlığınızla korkutup kaçırmamak için. Sadece kelimelere inanıp karşı tarafında dürüst olduğunu düşünüp sabahlara kadar yazışıyorsunuz sosyal medya üzerinden ya da ordan buradan, reklama gerek yok şimdi. Oyunlar buluyorsunuz kendinizi uyuşturmak için, içimizdeki boşluğu doldurmak için.

Bense çaba sarfetmekten hala vazgeçmedim. Biliyorum ki, bir arkadaşınızla karşılıklı çay içip sohbet etmenin yerini hiç bir şey tutamaz, tutmamalı. İstanbul’da ya hangi lanet büyük şehirde yaşıyorsanız, o şehrin sizi yutmasına izin vermemelisiniz.  Savaşın demiyorum, sadece tadını çıkartmaya çalışın. Çünkü tek bir lamba kapanmasına bakıyor olay. Sonrası “Hallellujah”..

Bu günlerde Amy Winehouse’un ölümüyle burun buruna yaşadığımız için sanırım çokça düşünüyorum bu mevzuları. “Nasıl yazmış bu kadın bu sözleri” dediğim şarkılar, “Şuncacık kızsın nerenden çıkartıyorsun o sesi” dedim müthiş bir ses ve MP3 çalarımda hiç eksik olmayan albümleri. Zaman zaman buhranlı dönemlerimde kendime benzettiğim hatta “Aramızdaki tek fark O’nun milyonlarının olması” diyerek baya bi samimi olduğum kadının ölümü beni çok düşündürtmekte bu ara. O kadar ince bir çizgi ki bu, öbür tarafa geçmeniz an meselesi.  Siz öbür tarafa “ölüm” deyin ben “delirmek” diyeyim, başkası “aşık olmak” desin. Fark etmez. İşte tam da bu anda burada defalarca yazdığım “bilmek yerine inanmak” bahsi açılıyor.

Bilmek de işinize yarayacaktır. Ama inanmak sizi hayata bağlar, nefes almanızı sağlar, devam etmenize yardımcı olur. Neye ya da kime inandığınız da çok önemli değil aslında. İster kendinize, ister Buddha’ya ister İETT şoförüne inanın hiç fark etmez.

Modern insanlarız ya biz her şey sorgularız, materyalistiz ya görmeden inanmayız. Realizm kıçımıza kaçar bizi kabız yapar yine de fark etmeyiz. 

Boşverin bunları. Siz inanın. Başka türlü yaşanmaz başka türlü sevilmez.

-Bitmez-

25 Temmuz 2011 Pazartesi

eskilerden bir nev'i dua/meydan okuma/itiraf

Nemesis!.. Nemesis!...
Alnı bir mezar taşı kadar soğuk, bakışı cellat satırından daha korkunç ilâhe! Neyimi kıskandın benim?

Elbette ki Promete seni çılgına döndürecekti. Dârâ’nın azametine, Karun’un debdebesine, İskender’in yiğitliğine kızmakta haklıydın. Homeros, Milton, Beethoven hışmına uğramaya lâyıktılar.

Ey yıldırımlar gibi ulu çınarlara musallat tanrıça!
Ben ne erguvanlar içinde doğan bir Bizans prensiyim, ne gururuyla tanrıları kışkırtan bir Titan.

Ama madem ki yalnız uluları damgalayan parmakların bana kadar uzandı, madem ki beni de hışmına lâyık gördün, seni utandırmayacağım. Ya ölüm, şarkılarımı boğacak yahut elimden aldığın dünyadan çok daha muhteşem bir kâinat yaratacağım.
Sana meydan okuyorum Nemesis!..

Nemesis!... Senden korkmuyorum ey çılgın bakire!

Cemil Meriç Jurnal 1 - 41

24 Temmuz 2011 Pazar

masallar ve ağrı kesiciler üstüne

Bütün acılar tek başına çekilir. "Paylaşırsan rahatlarsın" diye bir şeye inanmıyorum ben. Çekmen kaçınılmaz olan için ağrı kesici almak gibi geçici bir çözümdür. Ağrı orada durur sadece bir süre varlığını unutursun.

Bütün mutluluklar da tek başına yaşanır. Başkasına bağlı mutluluklar yaşamaya çalışanlar ödünç aldığı kıyafetiyle baloya giden külkedisi gibidir. Ama sonu mutlu bitmeyen türde masallarda.

Öyleyse, zaten bu kadar yalnızken "çoğul" "ben"ler imkansızken;
Neden korkarız hala yalnızlıktan bu kadar. Gerek yok...
06.07.2011 / Kayaköy

kendinizi o kadar da büyütmeyin yahu

bu gece kendimden sıyrılıp uzaktan bakmayı denedim. herşeye, hayatıma, evime, arkadaşlarıma, aşklarıma. "Aşk" hecesinin yanına çoğul eki koymak ihanet gibi geldi bi an. neye ya da kime ihanet emin değilim. yıllar önce fikrine ve ruhuna güvendiğim bi adam demişti, "aşk hep vardır" diye, "o ordadır senin içindedir sadece görmen için uygun koşullar gerekir". o ara öss ye hazırlanıyordum (üniversite sınavı isimleri yaşınızı da eleverir oldu artık) N.Ş.A. (normal şartlar altında) camda buğu olan havadaki su buharına benzetmiştim. yıllar geçtikçe ne kadar yerinde bir benzetme olduğunu görüyorum.
"Nerrrde kalmıştık?" kendimizden sıyrılıyorduk. adım adım yapılacak bir çalışma bu.
önce kendinizi görürsünüz. belki bedeninize ne kadar iyi bakıp bakmadığınız çarpar gözünüze. göz kenarlarınızda çizgileriniz olmaya başlamıştır, belki bir ya da bir kaç beyaz tel saç. bende epey çoğaldı son yıllarda. ırsi diyor görenler, ben de buna inanmayı tercih ediyorum "üzüntüden" demek yerine.
uzaklaştıkça başka insanları da dışarıdan görmeye başlamak ayrı bi tecrübe. oldukları gibi, kendi hayatınıza sokmadan. onların da korkuları vardır, üzüntüleri belki sizinkileri gölgede bırakacak kadar. biraz daha uzaklaşırsanız, kendinizin diğer insanlardan çok da bi farkı olmadığını görürsünüz. insan insandır. tüm eksiklikleriyle ve güzellikleriyle.
ne kadar uzaklaşır ne kadar yükselirseniz hayat o kadar anlamsızlaşmaya başlayacaktır. bir keresinde 2000 metreden atlamıştım paraşütle. ilk anlar çok anlamsızdı, heyecanlanmamıştım bile. ne zamanki yere yaklaşmaya insanları görmeye başladım o zaman gerçekten bir bez parçasına güvenip 2000 metreden atlamanın ne kadar cesaret gerektiren bi iş olduğunu düşündüm. şimdi tam tersini yapıyorum, yükseliyorum ve hayatlar anlamsızlaşıyor. yükselmek.. "are you high" derler gevurlar bizimkiler de "kafan mı iyi" diye çevirirler. yükseldikçe anlamsızlaşmak arasındaki bağlantı daha iyi açıklanamaz sanırım.
en yüksekte ne var diye merak etmiyor değilim. bu kısımda da bilmeyi değil inanmayı tercih ediyorum. benim inandığım biri var. zamandan ve mekandan "münezzeh". kocaman bir hiçlik ama boşluk değil. hayatımı bağladığım bütün kavramları anlamsızlaştıran bir hiçlik.
bu kadarını yapamıyorsanız, bulabildiğiniz en yükseğe çıkıp aşağıya bakın. insanların ya da koskoca hayatlarının iki parmağınızın arasında 2 cm yi geçmeyeceğini görürsünüz.
üşenmeyin, yapın..

23 Temmuz 2011 Cumartesi

teşekkür

Şu an itibariyle depresifliğime son vermiş bulunmaktayım. Çünkü nefes almaya devam etmem gerekiyor.
Bu zor zamanlarda her zaman yanımda olan sevgili kardeşim N.'ye, kedileri ve güzel enerjisiyle bana hep neşe veren yavru kuşum Y.'ye, fallarıyla bana şoklar üstüne şoklar yaşatan pozitif kedicik B.'ye, İstanbul içi olsa dahi en güzel araba yolculuklarımı yaptığım usta şoför T.'ye, 1 hafta da olsa dansları ve esprileriyle hayatıma renk katan kankalar İ. ve S.'ye, bu yazıyı okuyamıyor olsa bile Koreli ruh eşim S.'ye, deliliklerime artık alışan anlayışlı patronum C.'ye, her şartta beni güldürmeyi başaran güzel insan ve anne I.'ya, bütün sıkıcı "filozofluğum" ve ukalıklarımla baş eden ve hala dinlenecek insanların varlığından beni haberdar eden H.'ye, gaz makinem, neşeli arkadaşım S.'ye, bana bütün samimiyetiyle hala temiz birşeylerin var olduğunu her sene tekrar tekrar hatırlatan bütün Kayaköy ailesine, ve son iki aydır hayatıma giren ve konuşurken gözlerine baktığım insanlara çok teşekkür ederim.
Varlığınız için minnettarım...

18 Temmuz 2011 Pazartesi

ara ara bazı bazı

"çok garip günler yaşıyorum"
Çevremdeki insanlar bi kaç zamandır benim için endişeleniyor sanırım. Bu konuda çoğundan direkt bir şeyler duymasam da, bana deli muamelesi yaptıklarını hissediyorum.
Zor zamanlar geçirdim belki hala da geçiriyorum. Dibe vurdum, kum çıkarttım şimdi yüzeye yüzmeye çalışıyorum. Erkekliğe bok sürdürmesem de ölmekten baya korkar oldum bu ara. Yapmak istediğim bi dünya şey var kafamda, bitirip öyle ölmeyi planlamaktayım, bakalım kısmet.
Yollara vuruyorum kendimi her fırsatta, bir de kızlar partileri yapıyoruz akşamları iyi geliyor. Dertleşmeme kararı aldım kimseyle. Tam olarak / hiç anlaşılmadığımı farkettim, o yüzden verilen akıllar da bi boka yaramıyor. 30 senedir yine yaptığımı yapıyor bildiğimi okuyorum.
Daha çok "fill in the blanks" modu bu. Koca koca boşluklar var ama iki kelime veriyorlar size, doldur bakalım boşlukları doldurabilirsen.
Depresyonda falan değilim, her doğum sancılıdır, onun ağrısı bunlar. Geçecek farkındayım.
"Sabretmeyi öğrendiğimde çok mübarek bi adam olucam" derdim hep. İşte şimdi sabretme konusunda özel ders alıyorum. Bedeli baya yüklü bir miktar ama başardığımda cebime bir güzellik daha koymuş olucam.
He özlemek var bi de o çok fena. Çünkü ben özlemeyi pek beceremem. Bunu da elime yüzüme bulaştırdım bi ara şimdi ortalığı temizliyorum.
Ne istediğinize ne için dua ettiğinize çok dikkat edin. Çünkü hepsi gerçekleşiyor. Siz bazen gerçekleştiğini farketmiyorsunuz o kadar.
Hapiste gibi hissediyordum kendimi, şu an tasarruf etmek için kullanılmayan fişleri çekiyorum. "Stand by" iyidir.
Olmasını çok istediğim şeyler var, görmeyi çok istediğim insanlar. Bir de beraber susmak istediğim bir adam var. Şizofrenliğin dibine vurmuş, kendim de yaratmış olabilirim bu insanları.
Belirsizliklerle de yaşama dersleri alıyorum seçmeli olarak. Program çok yoğun. Bi kaç günde bir çıldırsam da en azından nöbetleri epey seyrelttim.
"İnanmak bilmekten daha güçlüymüş" daha önce söylemiş miydim?
"In love I trust" he bi de "All you need is love" var. Onu da sonra anlatırım.

öl(dür)mek

insan yanında ölmek istediği insanı öldürmek ister mi? deneyen birini tanıyorum

dua

bu med-cezir ler kalbi yormayaydı iyiydi

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Duyuru

blogumdan ziyaretçi profili izleme şeysini kaldırdım, kim girdi kim baktı artık iplememeye karar verdim, yoksa blog amacından sapacaktı. Aman ne önemli!

12 Temmuz 2011 Salı

"öf" ile "pöf" arasında bi yer

çok sıkıldım artık akıllı uslu bi kız olmaya çalışmaktan. Normal davran, normal iç, normal sev, normal uyu, normal insanlar gibi bi işin bi ailen bi sevgilin olsun, normal ol! bu blog a da bi dünya şey yazıyorum, daha fazlası da ordan burdan görüp de her seferinde dayanamayıp aldığım defterlerde. o defterlerden de almayı bıraktım, nedeni basit: normal insanlar o kadar çok defter almaz!
Valla ben denedim, 30 yıl oldu, bi aşama kaydedemedim, çok da "normal" bi insan olarak değerlendirilemiyorum zaten çevremde, demekki o konuda çok başarılı değilim.
Ben oyun falan bilmem, tamam bi kaç tane sağdan soldan öğrendiğim numaram var ama emin olun bilet paranıza değmez. Sıkılırım zaten sonuna kadar sürdüremem. Yalan da pek bilmem ben, bazen söylerim ama sonra da gider düzeltirim içim rahat etmez. Bi yerde bi bozukluk var ama anlamadım ben de. Bunun farkında olmak da bir şeydir. Ha bi de kendi kendime çok güzel gaz veririm, ama çevreciyim korkmayın siz zehirlenmezsiniz.
Hadi görüşürüz, öptüm, bay

22 Haziran 2011 Çarşamba

Sevgili Tanrım,

Bu aralar beni çok ihmal ediyorsun. Tamam ben de dört dörtlük bir insan değilim. Ama inan bana elimden geleni yapıyorum.
Küçükken "Hele bi büyü de, ondan sonra yaparsın istediğini" diyorlardı ya ben de inanıyordum. Sence de yeterince büyümedim mi? Acaba "Dünya'ya ışık, sevgi gönderin" diyenleri dinledim bi ara ona mı kızdın? Tamam Buddha yı bile sempatik bulmuş olabilirim bi ara, ama inan yalnızlıktan.
Ben şimdi yatıyorum, ama önce dua edicem sana. Bi kaç isteğim var, ama ilk dileğim aramızın düzelmesi.
Barışalım mı artık ne dersin?

Perdeyi Aralamak

'Perdeyi aralamak'

21 Haziran 2011 Salı

14 Haziran 2011 Salı

GitGel/GelGit

Gel-gitler yaşıyorum bu aralar. Daha çok gidiyorum ama.
Her zaman en acımasız kendime olmuşumdur, o yüzden "git"lerim hep kendimden geçişlerim, 'vaz'geçişlerim. Küçükken herşeyi bildiğimden o kadar emindim ki, sonra daha çok yol almam gerektiğini öğrendim, bi süre böyle devam etti, şimdiyse herşey sil baştan yaşanıyor.
Siz de benim gibi yalnızlığın koyu, yapışkan ve sessiz odasına alışmışsanız çok zor bozarsınız rahatınızı. Kimseyi layık görmezsiniz kendinizi paylaşmaya. Ama bir hata yapıp da birine açarsanız odanızı, darma duman olur her yer. Ne yapacağınızı bilemez, "kendinizden git"ersiniz, "bit"ersiniz, "bok"a sararsınız.
Yazdıklarım da kafamdaki sesler gibi bölük pörçük. "Gel"ler ile "Git"leri birleştirebilirsem huzura erer miyim? Yoksa ikiye böleceğim hem ruhumu hem bedenimi..

7 Haziran 2011 Salı

.?.

Diş ağrısına rakı basmak iyi gelir derler. Kalbimin ağrısı dişime vuruyor, rakı bassam iyi gelir mi?

Yıkım Ekibi

Sesler saldırır insana bazen balçıktan daha yoğun bir sessizlikteyken. Ben böyle zamanlarda hep yazmayı seçtim, kafamdaki sesleri düzene sokabilmek umuduyla. Çoğunlukla işe yaradı. Yaradaki pis kanı boşaltmak gibiydi.
Şimdi kangren oldum sanırım, ya da bir tür iç kanama geçiriyorum. Ne kafamdaki sesler bir araya gelip bir cümle kurabiliyor, ne de ben çığlık atmadan konuşabilen bir ses duyabiliyorum.
Son 10 yıldır genel anlamda "sosyalleştiğim" düşünülürse -ki o da yalnızlık kaşıntısına sıkılan kolonya kıvamındadır- çıldırdığım zamanlar çok enderdir. Hatta son yıllarda öyle şeyler görüp, öyle sakin kaldım ki, erdiğimi falan düşünüyordum.
Ama şimdi Beşiktaş'ta elinde bavulla gezen Abla'ya kendimi bir adım daha yakın hissediyorum. Çizginin bu tarafında olmaya direnmeyi bırakıp, öbür tarafa geçme düşüncesi gün geçtikçe daha da cazip gelmeye başlıyor. Hep "Aramızda bir adım var" derdim, şimdi o mesafe de kapanıyor.
İçimde bir odam var benim, yıllardır her eşyasını kendi ellerimle yonttuğum. Penceresiz, küf kokan, sessiz, ruhsuz... Kendimi bildim bileli ben hep oraya kaçtım, kimseyi de içeri almayı hayal bile etmedim. Şimdi ise odamı arayan ve yıkmaya kararlı bir dozer sesi duyuyorum. Teslim olmak mı, haritayı vermek mi bana zaman kazandırır hiç bir fikrim yok.
Ben bu dünyayı anlayamadım, gözüm açık gidicem...

6 Haziran 2011 Pazartesi

Ev Hanımı Halleri

- Dikişin bitmesine 2 santim kala biten iplik,
- Elimin giremeyeceği kadar ağzı dar kavanozlar,
- Yerine yenisi takılmamış, biten tuvalet kağıdı,
- Yastığa değen ayak, 
- Buzdolabında unutulan boş tabaklar,
- "Kirli" yerine çamaşır makinesinin içine konan çamaşırlar,
- Asılmayan ıslak havlular,
- Avizeler,
- Kör eden ışıklar,
- Yüksek sesli televizyon, radyo, pikap, bilgisayar ve bilumum sesler,
- Reality Şovlar, bilhassa Müge Anlı,
- Tatil sabahları evde olmayan ekmek,
- Poşet sesinin her türlüsü,
- Biriktirilen her türlü plastik kap,
- Bir gün lazım olacağına yürekten inanılan eski gazete yığınları,

delirtir, sırf bunlar için bile yalnız olarak ölmek göze alınır.

garbage

Söyleyemediklerim ağzımda kötü bir tat bırakıyor. Belki de sigarayı bırakmanın zamanı gelmiştir. Her yazdığım satırla ölüm fermanımı yeniden imzalıyorum. Bu satırlar kendim de dahil hiç kimseye ait değil. Yaşayabilme çabası sadece, çünkü ben başka bir yol bilmiyorum.

Denize girmek istediğimde kıyafetlerimi düşünüp sadece ayaklarımı değdirmek değil benim yaşamaktan anladığım. Koşarak dalmak, belki boğulmak ama yine de kimseyi sorumlu tutmamak ölümümden.

Kendi kendinizi iyileştirme gücünüzü keşfettiğinizde sizi yalnızlığınızdan hiç kimse kurtaramaz. Farkındayım. "Just leave me alone" desem de siz yine de okuyunuz yazdıklarımı. Söyleyemediklerimin yerine geçemese de ikisi de bana ait.

Egomu bağrıma bastım. Evet belki biraz fazla sıkı kucaklamış olabilirim ama henüz ölmedi. Belki havasızlıktan biraz başı ağrıyor.

Edatlar üzerine kurulu hayatım çoğu zaman eğlenceli olsa da, bu ara pek bi tatsız.

Dua etmeye karar verdiğim zamanlar, bir trene binip uzaklaştığımı hayal etmezsem kendimle bağlantı kuramıyorum. Belki daha sessiz bir araç seçmeliyim. Gene bi dünya edat kullandım iyi mi..

Korkuyu bilmeyenler, görünce tanıyamazlar. Benim korktuğumu söyleyenler, en korkak olanlardır. O yüzden beni suçlamadan önce kendinize bakınız. Benim becerebildiğim şeyler arasındadır salağa yatmak.

Evet yalnız kalma korkum olabiliyor zaman zaman, ama bu 2. bir kişiyle alakalı değil hiç bir zaman. Kendimden uzaklaştığımda yalnızlık hissederim ben. Tek başına çay içmeye karar verip masaya iki bardak koymanın zamanı geldi.

Anlaşılmayı beklemekten vazgeçeli yıllar oldu. Yine de söyleyemediğim şeyleri daha kolay anlayan birini görünce insan, bir hoş oluyor ama kendimi buna kaptırmak için fazla yaş aldım.

Kadınlardan ağladıkları zaman korkmamak lazım. Esas tehlike ağlamadıklarındadır. Ağlamayan kadın, anlatmaktan da, beklemekten de yorulmuş olandır.

Çok atıp tutuyorum ya kendimden "bile" sıkıldım.

13 Mayıs 2011 Cuma

Kadınlar ve Ayakkabılar

Vazgeçemeyiz, gücümüz yetmez de alamasak bile sadece vitrinlere bakmak bile hoşumuza gider. Kaliteli bir çifti ucuza bulunca şüphelenir, “orijinal” olduğuna inanamayız, “Mutlaka bir arızası vardır” deriz.

İki ana kategoride değerlendirebiliriz modelleri

1) Son moda, kırmızı, rugan, topuklu ayakkabı: Herşeyden önce bir kere çok seksidir. Giydiğiniz de –tabi beraber yürümeyi de becerebiliyorsanız- herkes dönüp bakacaktır. Çekemeyenler yakıştıramayıp kıskanacak, dostlarınız da size çok yakıştığını söyleyip tehlikesizce imreneceklerdir. Lakin bu ayakkabılarla yaşamak zordur. Acı verir, uzun süre giyemezsiniz, çok giyerseniz ayağınız mahvolur. Ama ertesi gün onu giymeyi planladığınızda bile kendinizi çok güzel hissetmeye başlarsınız. Giymeyi bırakın, almak bile cesaret gerektirir. Ölene kadar o ayakkabıları giyeceğinizi zannedersiniz ama ya modası geçer, ya topuğu kırılır ya da sıkılırsınız acı çekmekten.


2)  Rahat, topuksuz, belki kaliteli ama gösterişsiz hatta çirkin ama inanılmaz rahat ayakkabılar: Bu tarz ayakkabılar pek dikkat çekmez. Topuklu ayakkabılarınızın canınızı yakmasından illallah edip kafayı kırıp, paraya da kıyıp alırsınız. Onlarla hayat çok rahattır. Ama yine rakiplerinizin sizi onla görmesini pek istemezsiniz. Çünkü büyük ihtimalle giymekten aşınmış, biraz tipi bozulmuş –ya da belki de önceden tipi bozuktur-, iddiasız ayakkabılardır.Giydiğinizde kendinizi süper seksi ve güzel hissetmeseniz de, yine de mutlu, huzurlu ve rahat yıllar geçirirsiniz. Siz ona bakar, silip temizlersiniz, o da ayağınızın şeklini alır gittikçe.

Alt başlıklara ayrılabilse de her zaman bu iki kategori arasında gidip geliriz. Ya birine daha yakındır ya da diğerine…

Bense şu an çıplak ayak gezmeyi tercih ediyorum. Tüm tehlikesine rağmen yeryüzünü hissetmek istiyorum.

7 Mart 2011 Pazartesi

Bencil Aşk

Özledim.. Tenimdeki teninin kokusunu özledim. Ellerimin yüzünde duruşunu, sesinin kulaklarıma değişini, göz bebeklerimdeki yansımanı özledim.
Sana bakıp hayaller kuran zihnimi, kalbimin seni gördüğündeki ritmini, kokunla düğümlenen boğazımı özledim.
Hayır, hayır seni özlemedim.
Ben, bendeki  seni özledim, “sen”li “ben”i özledim, seni değil..

25 Ocak 2011 Salı

Alacakaranlık

Ne gecedir ne gündüz günün en güzel zamanı. Tam güneş doğarken ve tam güneş batarken, gün geceye, gece güne karışırken, tam alacakaranlıktır en güzel zaman. Biraz gecedir biraz gündüz. Hiç yalnızlık olmadan, tek vücut, tek yürek ve tek ruh.
O yüzden sen beni günde iki kere sev sevdiğim: bir kere güneş doğarken bir kere de güneş batarken.

21 Ocak 2011 Cuma

"Kaç Şeker?"


Zamansız ve davetsiz gelen misafir gibidir aşk.. Eviniz en dağınık, insan içine en çıkılmayacak haldeyken geliverir. Ama merak etmeyin yadırgamaz ya da yargılamaz sizin dağınıklığınızı. Bütün arsızlığıyla gelip oturuverir salonunuzun ortasına belki yatak odanıza. Kıyafetlerinizi üstüste attığınız kanepenizde ittire kaktıra zorla yer açar kendine. Sonra gidip mutfağa,  bir çay demleyiverir kendine. Kendi eviymiş gibi size de sorar “Kaç şeker?” diye.
Roller değişir, ilelebet sen misafir kalırsın, O ev sahibi. Arsızlığının derecesine bağlı olarak kendi evinize kira bile ödettirebilir size. Ama öyle bi büyüler ki sizi, umrunuzda olmaz artık ne ev ne mal ne de mülk. Canınızı kastetse de, kaçıp kurtarmak aklınıza bile gelmez. 
Aşk böyledir, habersiz çıkagelir. Seversen, paylaşırsın koskoca bir ömrü, direnirsen kendi kalbin bile yabancı gelir.