13 Eylül 2012 Perşembe

Machinarium!

Ben bundan dolayı oyun oynamıyorum arkadaş, sarınca bitirene kadar rahat yok! Buyrun bakalım 2 günde bitirilen bir oyun. Beynim ağrıyo amk :)

11 Haziran 2012 Pazartesi

Siz kral değilsiniz, onlar da maskara değil

Türkiye'de, güzel ülkemde bu aralar bi "Oğlum bak git" furyası almış başını gidiyor. Türlü tarzları yapılmış, resimlere, fotoğraflara baloncuklar koyup "Oğlum bak git!"ler yazılmış falan da filan. Merak edip bu cümlenin nereden geldiğini, bir anda nasıl bu kadar meşhur olduğunu araştırınca kanım dondu.

13-14 yaşlarında bir çocuk elinde kemerle bir çöpçüye ("temizlik görevlisi" demek çok aristokratik yapay bir sevecenlik olarak gözüktüğü için çöpçü diye devam etmeyi uygun budum) saldırıyor. Daha doğrusu çöpçüyü dövmeye çalışıyor. Adam önce çocuğa "Oğlum bak git" diyor çok defa, sonra çocuk dayılanmaya devam edince de adam tam tabiriyle allah yarattı demeden çocuğa elindeki süpürge ve kürekle girişiyor. (Bilmeyenler buradan seyredebilir videoyu)

Ve herkes bunu çok komik buluyor, video tıklanma rekorları kırıyor. Herkes çöpçüyü yere göğe sığdıramıyor, haklı buluyor. Çocukla dalga geçiyor, falan feşmekan.

Size oturup çocuğu ya da çöpçüyü savunacak değilim, ama gözden kaçırılan önemli noktalar yok mu?
Bu çocuk durduk yere neden bu adama dayılansın, saldırsın, adamı dövmeye kalksın. Videoyu da izleyince zaten görmüşsünüzdür "Hadi vursana yine" gibi birşey söylüyor çocuk adamı dövmeye çalışırken. Kimin kime attığı, kimin önce attığı hiç önemli değil ama ortada bir "dayak" var. Haklı (haklı şiddettin de ne olduğu tartışılmalı) ya da haksız bir "şiddet" var. Herşeyi geçtim, bu çocuk kemerle adam dövmeyi nerden öğrenmiş. Mutlaka aileden biri bu çocuğu böyle dövmüş. Bu çocuğun arkadaşları nasıl arkadaşlar? Ellerinde kamerayla olayı görüntülüyorlar. Adamın mı dayak yiyeceğinden eminler yoksa çocuğun mu? Her halukarda, çıkan videoya daha sonra bakıp eğlenmeyi düşünmüşler.

Peki diyelim ki bu oğlumuz pek bi ergen, sorunlu bir aileden gelmiş... Peki yaşça büyük bu adamın bu çocuğu elindeki 2 metrelik sopalarda dövmesi haklı bi davranış mı? Kenara çekip konuşamaz mı? Belki de bu çocuk kenara çekilip konuşulsa farklı bir noktayı görmeyi başaracak.

Daha sonra çocukla gidilip bir de röportaj yapılmış. Onu da burdan seyredebilirsiniz. Çocuğun kafasına 12 dikiş atılmış olaydan sonra.

Çocuk kemerle dayılanıyor çünkü,
"Dayılanma" kelimesini öğrenmiş ya ailesinden ya dizilerden ya da çöpçü gibi "vurup piç kurusuna" diyen abilerinden.
Dayılanırken çok artistik kelimeler, cümleler söylüyor çünkü,
Artistlik yapmanın, "racon" kesmenin pirim yaptığı bir ülkede yaşıyoruz, en güzel racon kesici pek de uzağımızda değil 10 yıldır.
Çocuğun arkadaşları video çekiyorlar çünkü,
Facebook'ta paylaşacaklar, videoya bakıp dalga geçecekler, kimse de demeyecek ki onlara "evladım bi akıllı olun" diye, bilakis tıklanma rekoru kıracak video,
Yetmiyor bir de gidip üstüne röportaj yapıyorlar çünkü,
Ünlü olma, reyting yapma uğruna biz de kendini bırak anasını bile satacak insanlar vardır.

Sonra kimse gelip de bana hırsızlardan, yankesicilerden, "potansiyel suçlu" gözüyle bakılan tinercilerden, evsizlerden, kimsesizlerden dert yanmasın.

Siz kral değilsiniz, onlar da maskara değil!!
Ya da belki siz maskarasınız ve birileri de kral!!


16 Nisan 2012 Pazartesi

How to make God laugh: Tell him your future plans

When i was in primary school, our teacher told us that we had to think in English if we want to speak English properly. Since the time that I first came here, I have had days that I spoke English more than my native language.  (ok, I have to learn Italian also, I know) My English is not very good I accept, especially in writing with daily language. But it is ok I think, otherwise I could have died so far.

Anyway.. Life is so strange and full of surprises as usual. The country or region that you live in doesn’t important. The rule will be same: the life always finds something to surprised us.

I had purposes before came to Venice (I mean the other purposes except writing thesis) But the main purpose was always trying to look at me from an external space. I think that I start to do it. Firstly, I noticed that I didn’t have humanistic life in Istanbul. Working 10 hours in a day, having 3 hours trip to go home, earning money for weekends and didn’t feel any happiness in return. I forgot to trust people, to noticed the details of life, waking up in happy mood, taste of dinner (or brunch), smelling the weather and enjoying every seconds of life.  I have been in Venice 1,5 month and during this period I have met lots of people. But three of them are very important.

One of them has been teaching me to share everything, even a room, shampoo, bread, money, sleep (and also “sleep-talking”)… every moments of whole lifeJ and with her I am feeling myself less selfish more friendly.

One of them has been teaching me to enjoy, laugh without any purposes and taste of “Sambuca”. And with the help of her, I am feeling myself more funny, full of life and smile.

Last one has been teaching me to trust, not to put people in a group (especially males & females), to remember the details of life, sharing everything with more than a person that has same culture and native language like me.  And when I am with him, I always forget everything (especially my keys and mobile phone) (rest and the unimportant parts of the life)

I thank to God for having met and had you.

P.S. If you don’t understand a sentence in this writing, you can ask me. I can translate it to Turkish but if you want an Italian translation you have wait for quiet long J

28 Mart 2012 Çarşamba

blog dersleri 1

okuyucu çeşitleri
ben okuma-yazmayı öğrendiğimden beri bişiler hem yazarım hem okurum. bu blog 2009 yılından beri varlığını sürdürüyor olsa da benim yazmalarım çok eskiye dayanır.
2009 yılında drama eğitimi alırken, tiyatrodaki hocamın iteklemeseyle burda da bir şey paylaşmaya, yazılarımın başkası tarafından okunmama bencilliğimi kırmaya başladım. iyi ki de başladım. burası sayesinde -çoğunlukla- iyi insanlar tanıdım ve çokça arkadaş edindim.
bütün bu yıllarda edindiğim izleyici görünümleri ise şöyle :
1- beni önce gerçekten hayatta tanıyıp, daha sonra da bir blogum olduğunu öğrenip burayı da takip eden insanlar:
bu insanlardan her zaman çok güzel geri dönüşler aldım, "hislerime tercüman olmuşsun valla" diyenleri duydukça daha bi mutlu oldum. onlar benim yazılarımı facebook ve twitter üzerinden hala takipteler. sağolsunlar, var olsunlar.
2- beni normal hayatta tanımayıp da, burayı keşfedip, benimle e-mail ya da blog aracılığıyla iletişim kuran insanlar:
ki, onlar da başımın tacıdır. benim de onlarla tanışma, onları daha yakından tanıma şansım oldu bi kaç kez, mutlu mesut geçinip gidiyoruz.
3- eski erkek arkadaşlarım, sevgilimsiler, platonikler v.s. :
ayrıldıktan sonra bile burdan yazılarımı takip etmeye ve kendilerine ait çıkarımlar yapmaya, burda yazılan herşeyi bizzat o an yaşanmış gibi inanmaya devam edenlerdir. örneğin özlemle ilgili bir yazı yazarım, "ben de seni özledim" diye mesaj gelir falan filan. özgüven arpası fazla gelmiş, beni kaybettiklerinin bilincinde olmayıp hala şanslarını fazlasıyla zorlayanlar.
bu şahsiyetler ikiye ayrılır.
a- "adsız" olarak yorum yapanlar ve cevap bekleyenler,
b- bir de kendini akıllı zannedenip, benim hiç anlamayacağımı düşünüp fake account la yorum yazanlar, arkadaş gibi yaklaşmaya çalışanlar.
birinci şıktakiler zararsız türdendir ki bi zaman sonra vazgeçerler.
ama ikinci şıktakiler ise beni bu yazıyı yazmaya itecek kadar kendilerine acıdığım türlerdir.
normalde sayıp sövüp, blog'uma övgülü, cilveli şeyler yazıp kendini çok akıllı beni de gerizekalı zannedenler size diyorum:
-bi siktirip gider misiniz rica etsem? kime yaptırırsınız orası benim bileceğim iş değil, tercih size ait, ama yeter yani valla kusucam. hadi canım gidip kumda oynayın siz.
sevgiler öpücükler

12 Mart 2012 Pazartesi

tebdil-i mekanda ferahlık vardır azizim

neredeyse 30 yaşındayım ve hadi bunun ilk 15 senesi bilinçsiz geçmiş olsa, 15 senelik tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki "çok okuyan değil, çok gezen bilirmiş"

gerçi ben her ikisini beraberce sürdürmekteyim ama son bir kaç senedir okumaktan oldukça sıkılıp, gezme işlerine vermiş bulunmaktayım kendimi. malum, erasmus kaşıntısı da biraz bundan mütevellit.

"evim" dediğim fiziksel mekandan kilometrelerce uzaktayım. ama şu an kaldığım ve 1 türk 2 italyanla paylaştığım mekandan bahsederken yine "evim" diyorum. insana çok yük gerekmiyor "ev" edinmek için. kafandakiler ve kalbindekiler de seninle beraber her yere geliyor zaten.

yıllardır kalbinde sağlam bir yere sahip olup da, kafanın meşguliyetinden önemlerini farketmediklerini farkediyorsun böyle zamanlarda ve kafanı devamlı meşgul eden şeylerin de aslında ne kadar boş ve saçma şeyler olduğunu düşünüp kalbini ferahlatıyorsun mekan değiştirdiğinde.

ben şimdi kalbimdeki ev sahiplerim ve boşalmış kafamın ferahlattığı ruhumla istanbul'dan  uçak uçuşu iki saat mesafede, pizzam, makarnam ve envai çeşit peynirimle mutlu mesut yaşıyorum. ha bir de şaraplar çok güzel.
evrene pozitif enerji, sevgiler, öpücükler felan..

27 Şubat 2012 Pazartesi

gitmeden

kendime çok acıyasım var bu aralar. belki giderayak beni 4 gündür yatak döşek yatıran gribin de katkısı vardır bu duruma.

boğazımda düğümlenen şey aslında şişmiş bademciklerim değil de "ne sanıyorsun sen kendini" ya da "gerçekten bir siktirip gider misiniz?" diyemediğimin yumrusu olabilir.

vücudumdaki halsizlik de venedik'e hem gitmek isteyip hem de gitmek istemememden kaynaklıdır büyük ihtimalle.

akan sümüklerim de "al, anca buna layıksın" diyebilmek için olabilir mesela.

sesimin de gittikçe kalınlaşarak erkek sesine benzemeye başlamasını, 250 gr et ile erkek olacaklarını sananlara 10 tanenizi, sizin "erkeklik" dediğiniz benimse "mertlik" dediğim şeyde cebimden çıkarıtırım diyemememe bağlıyorum.

bütün mikroplarımı, beni hasta eden, üzen, ağlatan her insanı döndüğümde de hiç görmemek üzere arkamda bırakıp gitmek istiyorum.

çok erkeksi olacak ama "s.kimden aşaaa, kasımpaşa"

vazgectim, kendime acıyasım değil, kendi kendime bi güzel sövesim varmış benim.

9 Şubat 2012 Perşembe

gitmelere ve kalmalara taktım ben yine

bazen gitmek istiyorum, bazen de kalmak. o yüzden ne gitmek fiili her zaman olumsuz anlam taşıyor ne de kalmak fiili.
uzun zamandır bu kadar boş vaktim olmamıştı. (tabi konsolosluk ve okuldaki kağıt işlerinin koşturmacasını saymazsam.) biraz canım sıkılıyor gibi oluyor bazen. upuzun bir hafta sonu tatilinde gibiyim. tam 20 günüm kaldı bu yerlerden gitmeye. işte tam da bu yüzden bi sıkıntı alıyor ara sıra. 20 kilo valiz hakkım için kıyafet kısıtlamasını gectim, oralarda ne yiyip ne içeceğimin derdine düştüm mesela bugün. hamsi kızartırken bile "ulen hamsi de yoktur şimdi venedik'te" derken buldum kendimi. eksik olacağı muhtemel her şey ara ara bir baskı uyguluyor kalbime ama sonra sakinleştiriyorum kendimi.
son bi kaç ayını saymazsam boktan bi yıl geçirdim. sümüğüme bile değmeyecek insanlara değer vererek, eşek gibi çalışarak, istanbul'da biraz daha egzoz ve nikotinle doldurarak ciğerlerimi... o zamanlar çok fena gidesim vardı. hatta gün sayıyordum ha bire uçak kalkış saatimden geriye.
halen gidesim var, ama aynı zamanda kalmak için bi dünya güzel nedenim de var.
yine de benim gitmem lazım, öyle boktan bir 2011 geçirdim ki, anca venedik paklar beni.

23 Ocak 2012 Pazartesi

1. çoğul şahıs

biz aynı tür topraktan yaratılmışız,
ya da aynı ağacın dallarıyız,
tenimiz de ruhumuz gibi birdir bizim
ve aynı aşkla ısınır içimiz,
hep anlatmışız satır satır kendimizi,
hep anlaşılmayı beklemişiz içten içe,
aynı ağıtları farklı insanlara yakarken, aynı şekilde gülüp devam etmişiz yaşamaya,
aynı tondan aşklara inanıp, hep yanlış notalar basmışız,
uçurum kenarını iyi bellemişiz ve oralardan da tek başına, tek parça dönebilmeyi sonuna kadar öğrenmişiz,
"hırçın", "ukala", "asosyal" damgalarını belki farklı zamanlarda ama aynı anlaşılmazlıkla yemişiz,
aynı umursamazlıkla insanlara gülüp geçmişiz,
ikimizin de sırtında kaşınıp da ulaşamadığı nokta hep aynıymış,
ama ne olursa olsun her gece yatar yatmaz uyuyabilmişiz,
sen "all you need is love" demişsin bense "in love we trust" demişim ne farkeder,
sadece sana "erkek" demişler, bana "kadın" olmayı uygun görmüşler,
belki de tek farkımız budur bizim

25 Aralık 2011 Pazar

mucizelere inanır mısınız?

Hayatı yaşamanın iki yolu vardır: Biri hiçbir şeyin mucize olmadığını düşünmek, diğeri herşeyin bir mucize olduğunu düşünmek. -Einstein


sadece iki yol olduğuna inansaydım sanırım ikincisini tercih ederdim. ama ben biraz "bi ondan bi bundan" tarzı bir kız olduğum için arada hayatlar yaşıyorum. yemek yerken bile çorba, ana yemek ve tatlıyı aynı anda yemeyi severim. neyse bu başka bi konu.


yaşarken anlaşılması zor ama durup bi baktığım zaman pek çok mucize var gördüğüm. benim ya da başkalarının hayatlarında, farketmez.


bir insanı sevmek bi mucize mesela. o insanın hiç yoktan karşınıza çıkması, ve tam da "aman yaeee herkes mi gerizekalı, kimse mi anlamaz beni" diye rest çektiğiniz bir anda o kişinin gelip, sizi daha önce anlamadıkları kadar anlaması bir mucize. iki farklı hayat süren, doğduğu andan itibaren başka şeyler yaşayıp, başka etkilere maruz kalan, herşeyi bırakın DNA ları bile farklı olan iki insanın anlaşması, konuşması, birbirini mutlu edebilmesi bir mucize. 


bir insanla bir ömür boyu, hiç sıkılmadan, daralmadan, "ben gidiyorum, eyvallah" resti çekmeden bir hayat hayali bile bir mucize. bunu düşündürebilen biri çıktığında karşınıza daha çok kıymet bilmek lazım bundan böyle.


bir adamdan çocuk yapmayı istemek bir mucize. hamileliğin ya da doğumun nasıl birer doğaüstü olay oldugu konusuna hiç girmicem zaten. ama birbirinden tamamen farklı iki insanın bir araya gelip, yine onlara hiç benzemeyen başka bi varlık yapmaya karar vermesi bile muhteşem bir şey.


sonra ağlamak, yoğurt mayalamak, çocuk emzirmek, aşık olmak, nefes almak, birinin kokusunu sevmek, dokunmak... bunlar da mucize, ama başka bir yazının konusu. ben ikinci tercihteki hayatımı yaşamaya bir süre daha devam etmeyi düşünüyorum.

12 Aralık 2011 Pazartesi

test ettim onayladım

canınız sıkkın, depresyona girdiniz, girceeniz, hayattan zevk almama durumlarınız varsa, kendinizi alkole, sigaraya, uyuşturucuya vermek yerine, sizi güldürebilen insanlarla konuşun. en boktan zamanlarda bile güldürmeyi başarabilen arkadaşlar edinin.

O zaman hiçbir uyuşturucuya gerek kalmadan, bütün sıkıntı, dert, keder, depresyon v.b. türevlerinden kurtulursunuz.

Gülmek iyidir, candır, severiz.


10 Aralık 2011 Cumartesi

küçücük küçücük bir can gözleri mercan

aha bi deli karı daha buldum, yeni favorim



89 doğumlu, belçikalı bir ablamızdır, sevdik bağrımıza bastık

bu da güzel

8 Aralık 2011 Perşembe

batıl itikat bunlar azizim

bugünkü konumuz; dün bir arkadaşıma anlatırken farkettiğim, benim aslında herkesin bildiğini düşündüğüm ama pek az insanın bildiği kızsal batıl inançlar efenim.(bu giriş kısmı)

(gelişme)

- Regl olunca tokat yeme: bu sancılı süreç, ağrısız, sızısız, kazasız belasız geçsin diye, ilk kime söylerseniz onun tarafından ivedilikle atılması gereken tokattır. siz daha "böğğğğeeee noluyo yaaee" diye şaşırırken, allah yarattı demeden bir tokat aşk ederler yüzünüze. ben yemedim hiç, yiyenlerin yalancısıyım.

- Baca saydırmaca: bu da yukarıdaki tokat yeme sürecinin hemen ardından yapılması gereken bir süreçtir. kız çatıya çıkartılır, evlerin bacaları saydırılır. ne kadar çok baca sayarsa o kadar kısa sürer adet (trendy adıyla regl) dönemi.

- Göğüse kap/kacak/tencere kapatma: erkeklerin salt hormona dönüştüğü, sizin de yeni çıkmaya başlayan göğüslerinizden utandığınız, orkid esprilerinin havalarda uçuştuğu bir dönemdir. göğüsü çıkmaya başlayan kızın göğsüne -artık istenen boyuta göre- kap/kacak/tencere kapatırlar. artık kapattığınız kabın boyutuna göre göğsünüz ilerde şekil alacaktır.

- Popo kaşımak: süslenip püslenip salına salına gezeceğiniz bir gün anneniz tarafından söylenebilir. "ayyy ne kadar güzel olmuşsun, kıçını kaşı da nazar değmesin" derler. sebep aramaksızın kaşırsınız siz de. (neden Kim Kardashian fotosu koydum ben de bilmiyorum)

- Nişan kurdelesi yemek: arkadaşınızın nişanına katıldığınızda, bekarsanız, nişan kurdelesinden bir parçayı çiğnemeden hap niyetine yutuyorsunuz. ve böyle gökten kısmet yağıyor. nişana katılamazsanız ya da katılacak bir nişan töreniniz yoksa, arkadaşlarınız sizin için bir parça kurdeleyi getirebilirler, ben sordum öyle de kabul oluyor.

Öyle işte (sonuç)

7 Aralık 2011 Çarşamba

bugün günlerden yağmur

yoğunlardan yoğun geçen bir kaç haftanın ardından biraz daha sakinleşmiş günlerdeyiz. ama bir şeyler değişiyor. sabahları kalkınca mesela gülümsüyorum. "bugün çok güzel bişi olcak sanki lan" gibi bir his doğuyor içime. ritüeller aynı tabi ama bir pırpırlık söz konusu. en son ben gecen bahar böyle olmuştum ama o zaman sebebi vardı. şimdi sebep yok. ölcem mi acaba ya?
istanbul'la ilişkimizin son ayları, sonra aylarca uzak kalıcaz birbirimizden. korkum yok da, rahatına çok düşkün biri olarak, ev bildiğim yerden aylarca uzak kalacağım zamanlarda, mavi sabahlığımdan ayrı kalacak olmak bile sıkıntı veriyor içime. ama vazgeçer miyim gitmekten? asla, hiç vazgeçmedim.
gitmek iyidir. "uyu ki, uyandırayım" demişti bir zamanlar bir adam. ben de diyorum ki "gideyim ki, gelebileyim"

4 Aralık 2011 Pazar

yüzyıllık muayyen

iletişimin bu kadar kolay olup da, insanların birbirinden bu kadar uzak olduğu bir yüzyıl daha yok.

3 Aralık 2011 Cumartesi

çok adam hiç adamdır

tam tersi var bu deyişin "çok kadın hiç kadındır" diye. ben çevirdim işte, bence cuk oturdu.
artık herkes korkar olmuş birini sevmekten, ilişki kurmaktan. "yatalım, sevişelim ama bak sen benim sevgilim olma" diyesi var herkesin. kızmıyorum da zaten, diyenlerin yaraları var biliyorum. bi tür savunma mekanizması bu. "sevgilim olursan sen benim canımı yakarsın" diyemedikleri için bu tür klişelere gerek duruyorlar. çözümü yok, anlayana aşkolsun. erkekler diyorlar ya "bu kadınları hiç anlamıyoruz" diye. ben de diyorum ki "bu erkekleri hiç anlamıyorum"
demem o ki, siz siz olun, götünüz yemiyorsa, sevgilimsi olma ihtimaliniz bile olmayan bir adamla beraber olmayın. ben anlatanların yalancısıyım. paşa paşa ctesi akşamı evinizde oturup, sütünüzü için uyuyun.
hadi öptüm bay.