31 Ekim 2011 Pazartesi

gereksiz

"Hayat beni 61 kenara.." (minibüs yazısı)

teşekkürler b. bu muhteşem bilgiyi dağarcığımıza eklediğin için

edit: çok eskiden beri kullanılan bir deyişmiş bu, hatta trabzonspor formalarında yazarmış bir rivayete göre

her derde deva

- yanınızda ya da yakın çevrenizdeyken, asla depresyon, bunalım, darlanma ve bilumum ruh sıkıntısına girmenize asla izin vermez. mutluluk verir.

- bulduğu herhangi bir şeyle (obje önemli değil) saatlerce oyun üstüne oyun oynayabilir. yaratıcılığına hayran kalırsınız.

- öyle bi uyur ki, dünya yansa umurunda değildir. keyfini hiçbir şey bozamaz.

- ve yazılar yazdırır adama, en az "bir adam"ın yazdırabileceği kadar.

30 Ekim 2011 Pazar

29 Ekim 2011 Cumartesi

The Big City Girl

Büyük şehir kızıyım ben. Sabahlarım kuş sesleri yerine, cep telefonumun alarmıyla başlar. Kahvaltı benim için en hızlı geçilmesi gereken bölümdür. Bazen simit bazen bi poğaça, götü göbeği önemsiyorsam sütlü kornfleks yerim. Canım istediğinde özene bezene aldığım kahvaltılık peynirler buzdolabımda bozulur. Buzdolabındaki meyve bölümünün yerini bile bilmem. Ama buzluğum envai çeşit mikrodalgada çözdürüp hızlıca yemek için dondurulmuş gıda doludur.

İnsanları sevmem, kalabalıklardan nefret ederim. Bire bir diyaloga girmeyeceğim bütün ortamlarda kulağımda kulaklığım takılıdır. Son model telefonumda son “trend” “em.pe.üç”ler vardır.  Her türlü ortamdan kendimi izole edebilirim. Ayrıca çok güzel “görmedim” “duymadım” taklidi yapabilirim.

Her daim ya geç kalmışımdır ya geç kalacağımdır ya da geç kalmamak için koşturuyorumdur. Yürüme hızım normal bir insanın koşma hızına yakın bir değerde olup, sağa sola çarptığımda insanlardan özür dilemeye vaktim bile olmaz.

Yarı açık hapishane gibi ofislerde bazen tüm gün güneşi bile görmeden, havanın sıcaklığı hakkında bir fikir yürütemeden zombi gibi çalışırım. Bütün dünyam  bilgisayarımdır. Onu  alırsanız, susuz kalmış çiçek gibi sararır solarım. Gazetelerimi bile internetten okurum, kağıt kokusunu unutalı çok olmuştur.

Ağzımda sıka sıka diş kalmamış olsa bile stresle çok güzel baş ederim. Saatlerce oturmakla kaybettiğim sağlığıma tekrar kavuşabilmek için daha çok oturup daha çok para kazanmak zorundayımdır. Rengim sarıdır, belim ve boynum fıtıklı, midem ülserli ama saçlarım her daim fönlüdür.

Nefret ettiğim insanlara karşı bile iğrenç bir nezaket içindeyimdir. Öyle ya, bu koca şehirde kime ne zaman işinizin düşeceği belli olmaz.

Öğle yemeklerimi dışarıda yemekten midem bozulup durur, besin takviyesi kullanırım hani şu hap olanlarından, ha bi de mutlaka vitamin. Enerjim düşmesin, 12 saat dayanabileyim diye enerji verici hapları da unutmamak lazım tabi.

Hafta içi çocuklar için yatma vakti olarak belirlenen saatlerde evde olurum.  Tahmin ettiğiniz üzere, evde yemek yapamam o saatten sonra. “Oda+kahvaltı hizmeti veriyorum ben” deyip güler geçerim.

Çok daraldığım akşamlar sosyalleşirim. Bir mekana gidip kulaklarım sağır oluncaya kadar yüksek sesli ve ne çaldığı belli olmayan müzikler dinler, o gürültüde duyulabilmek için sesim kısılıncaya kadar bağırarak konuşurum. Asla sarhoş olmam, başıma ne geleceği belli olmaz. Cebimde her daim eve dönecek taksi paramın olmasına dikkat ederim.

Her gün hava durumunu binlerce kez kontrol eder, ertesi gün giyeceklerimi akşamdan hazır ederim. Yanımda her zaman “ihtiyaç halinde” kullanılacak bir hırka/şal/kazak/şapka/şemsiye bulunur.

 İçine makyaj çantası, selpak, ıslak mendil, el kremi, dudak kremi, hijyenik el temizleme şeysi, orkid, ayna, akbil, kol kadar bir cüzdan, güneş gözlüğü, ajanda, kalem, parfüm, anahtar sığdırabilmek için omuriliğimi taşıdığım yöne doğru eğecek ağırlıkta ve büyüklükte bavul kadar çantalar taşırım. Başıma her an her şey gelebilir, tetikte olmak gerekir.

Hafta sonları için hafta içleri para kazanırım. Eğlence kavramım çoğunlukla alkolle birlikte gider. Cumartesilerim içmekle, Pazar günlerim ayılmakla geçer.

Benim şehrim kalabalıktır. İnsanlara çarpmadan saatte 5 km hızla İstiklal Caddesi’nde yürüyebilirim.

Bazı zamanlar sevgilim olur. İlişkimin çoğunu facebook, twitter, whatsapp ve bilumum teknolojik zımbırtı üzerinden yürütürüm. Çoğu zaman yalnızımdır ama. Benim şehrim aşk meşk olaylarını sevmez. Kaldırımları bile sevgililer yan yana yürüyemesin diye tek kişilik yapılmıştır.

Evden çıktığım andan itibaren eve girinceye kadar devamlı para harcarım. Çok kaşıntı içindeysem evden de para harcarım. Kapıcı gelir aidat ister, yemeksepeti’nden sipariş verilir, su biter, internetten alışveriş yapılır. Para her şey demektir bu şehirde.

Ölene kadar alışveriş yapmasam da yetecek kadar kıyafetim vardır ama yine de giyecek hiçbirşeyim yoktur.

Yatağım ve yastığım ortopediktir ama yine de çok zor uyurum.

Su vermeyi devamlı unuttuğum için solmuş çiçeklerim vardır.

Akşamları kitap okuyamayacak kadar kafam dolu olur ve spor yapamayacak kadar yorgunumdur.

Ciğerlerimin yarısında eksoz gazı diğer yarısında ise nikotin vardır.

Uyuyabilmek için haplar, uyanabilmek içinse ayrı haplar alırım.

Ve bunları bir dost sofrasında değil de, bir blog sayfasında paylaşırım.


26 Ekim 2011 Çarşamba

hasbinallah

şimdi ben buraya bir şeyler yazıyorum ya, üstüne alınıp bana cevap verenler oluyor, çok gülüyorum. bi siktirin gidin yani gerçekten. o kocaman egolarınızı da alıp arkanıza bakmadan kaçın daha vakit varken yoksa ben o şişirilmiş, içi kof egolarınızla ne yapacağımı çok iyi biliyorum.
birine bir şey söyliceksem ben direkt haber veriyorum zaten "bu sana" diye. haber vermiyorsam burda atıp tutup "umarım okuyordur" gibi bir hayalperestliğe girecek değilim. ne yaşım müsait ne de beynim, kusura bakmayın.
illa okuyacaksanız okuyun ve defolup gidin, ama ses yapmayın giderken zira başım ağrıyor.

25 Ekim 2011 Salı

yol iyidir

en doğru ve en içten (belki de en iyi) yazılarımı hep "yol"dayken yazdım. yol iyidir o yüzden, gitmek lazım yine, düşmek lazım yollara..

bazen

aylar, yıllar, ömürler süren küskünlükleri sadece "özür dilerim" demek sonlandırabilir. öküz olmayana..

haşiye: öküzleri severim, ama insan formunda olanları değil.

20 Ekim 2011 Perşembe

şehrime sirk gelmiş lan

iki gündür görüyorum. her sabah yürüdüğüm güzergah üstünde, park olacağını duyunca sevindiğim ama aylar geçmesine rağmen kamyon parkı ya da başbakanlık logolu kömürlerin yığıldığı bir yer olmaktan öteye geçemeyen eski magirus fabrikasının arazisinde sirk kurulmuş efendim. meşhuuurr paris sirkiymiş. güngörenle dalga geçenlere selam olsun, biz de kültürel aktivite yapıyoruz yani, para verseler girmem o çadıra lakin güzel bir şey, ışıklı felan.
200 yıllık bir sirkmiş, dünyaca da ünlüymüş, ofise gelince şöyle bi araştırma yapıverdim. asıl adı "circus balkanski"ymiş ve akrobasisiyle ünlüymüş.
beni bu sirk olaylarına en fazla çeken şey, yaşadıkları göçebe hayat. günümüzde hala göçebe sirk yaşamları devam ediyor mu kesinkez bilemiyorum ama seyrettiğim bütün filmlerdeki sirk ahalisine özenmişimdir. binlerce kez sirkte yaşama hayali kurmuşumdur. hatta çocukken baktığım pek çok hayvanı "eğitmeye" çalışırken sakatlamanın kıyısından dönmüşümdür.dolayısıyla benim sirkte yaşama hayallerim beceriksiz kedilerim, köpeklerim, kuşlarım yüzünden daha başlamadan bitmiştir.

geçen kış bi sirke gitmiştim, ya sirk çok küçüktü ya da ben fazla büyüktüm, hiç beğenmedim. görselliğin dibine vurmuş bir dünya da, kılıç üstünde dengede durmaya çalışan insanlar pek bi komik gelmişti bana. ama ben sirkte çalışan biri olsam kesin çok alkış alırdım.

bu akşam da ordan geçicem, daha gösterilere başlamadan bir gidip baksam mı acaba. çok fena gidip onlarla konuşasım var, hatta gösteri bittikten sonra ne yapıyorlarsa onlara katılasım var, ama onlar benim kadar esnek olmayabilirler, yabancıları sevmez insanlar.

Siz yine de bilet almak isterseniz fotoğrafa tıklayabilirsiniz.

4 Ekim 2011 Salı

Atlas

"Dünyanın bittiği bir yerlerde
Güzel sesli akşam perilerinin karşısında
Dimdik durup ayakta tutuyor göğü
Başı ve yorulmaz kolları üstünde.
Akıllı Zeus'un O'na ayırdığı kader bu."
"Bu Atlas görür denizin bütün uçurumlarını,
Ve koca direkleri omuzlarında taşır,
Yeri göğü birbirinden ayıran direkleri."
(Odysseia I, 53-55)

(daha fazla bilgi şurda)

27 Eylül 2011 Salı

Avcı-Toplayıcı Topluma Dönüş


 
İnsanın ilk haritası “erkeğe” ve kadına” göre çizilmiştir ve cinsiyet sistemi doğal değil, tarihsel ve toplumsal bir pratiktir. Doğuştan gelen fizyo-biyolojik kadın ve erkek cinsiyetleri “biyolojik cinsiyet”, kadınlık ve erkeklik rollerinin toplumsal yapı tarafından biçimlendirilmesi ise “toplumsal cinsiyet” olarak ifade edilir. İnsanlık içinde ayırım çizgilerini oluşturan toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf kuramları üzerindeki baskılar, insanın doğadan ayrılma sürecini hızlandırmıştır.

Toplumsal Cinsiyet ve Doğanın Ayrılması
Toplum içinde cinsiyete bağlı ilk farklılaşma avcılık-toplayıcılık döneminde gerçekleşmiştir. Erkeklerin avcılık, kadınların ise toplayıcılık yaptığı bu dönmede, ilk iş bölümü erkekleri “hayat alıcılar” ve kadınları “hayat vericiler” olarak öne çıkarmıştır . Avcı-toplayıcı topluluklarındaki ilişkiler, ortak çalışmaya ve ortak paylaşmaya dayanan eşitlikçi ilişkilerdi. Bu yüzden ilkel toplulukta birey-topluluk çıkar çelişkileri yoktu. İlk Neolitik Çağ’da, kadınlar, tahıl ve tohumların yeniden üretilebildiğini keşfettiler ve çapa ile tarım yapmaya başladılar. Bu dönemde, toplum yapısı dağınık, barışçıl ve anaerkildi. Orta Neolitik Çağ’da çapa yerini sabana bıraktı. Erkeğin üretim gücünde aktif rol almasını sağlayan saban tarımına geçmesiyle erkeğin kadına, kendisine ve doğaya hükmetme süreci de başlamış oldu. Göçebe topluluklar yerine kasabalar ve kentler oluşmaya başladı. Tohumun bir sonraki yıla saklanabildiğinin keşfi ile birikim ve özel mülkiyet kavramları ortaya çıktı . Erkek-avcı gruplarının savaş gruplarına, sonrasında, yönetici din sınıfından, küresel ölçekli şirket sahiplerine kadar geniş yelpazede geçişler vardır. “Doğanın Düşmanı” adlı kitabında Joel Kovel, “Doğanın toplumsal cinsiyet yoluyla ikiye ayrılması süreci, cinsiyetler ile insanlık ve doğa arasındaki ilişkileri şekillendirerek ekolojik krize kadar devam etmiştir.” sözü ile ekolojik krizin kökenini, ataerkil tahakkümün tarihsel izlerinde bulmuştur. (Alıntıdır)

Uzun zamandır aklıma takılan bir konu bu. Bakmayın yazının girişindeki "ciddi" alıntıya siz, benim tespitlerim biraz daha farklı olacak. Bunu okuyan sizlerin de düşüncelerini merak etmekteyim aslında.

Avcı toplayıcı toplumda erkek avcı, kadın da toplayıcı konumda, onu anladık. Bu durumu günümüzle ilişkilendirirsek şöyle durumlar çıkıyor ortaya;

Biz kadın olarak "toplayıcı"larız. Herşeyi topluyoruz aslında. Mesela hatıraları topluyoruz. Güzel bir an yaşadığımızda bize o anı hatırlatan objeler toplamaya bayılıyoruz mesela. Tahminimce bütün kadınlar hayatlarının bir döneminde sevgilileriyle beraber gittikleri sinema filmlerinin biletlerini, kendisine atılan mesajları ya da arkadaşlarından aldıkları hediyelerin paket kağıtlarını bile biriktirmiştir. Tamam itiraf ediyorum ben hala bir kısmını yapıyorum. Özellikle hediyeler kısmıyla ilgili zaafım var, hediye paketlerini bile atamıyorum çok sevdiğim birinden geldiyse özellikle. Ama tabi baktım evde yer kalmamaya başladı, çöp eve dönüşmekten korktuğumdan mütevellit çok daha seçici olmaya başladım bu konuda. Ama bütün okul hayatıma ait, ne zaman ve nerede işime yarayacağını bilmesem de, ders notlarım, defterlerim hala ayrı bir odada klasör klasör arşivlenmiş bir şekilde durmakta.(bknz: Lisans 3. Sınıf II. Dönem Klasörü)

Siz benim kadar manyak olmayabilirsiniz tabi en doğal hakkınız. Ama en azından alışveriş yapmaya bayılmıyor musunuz ey kadınlar hadi itiraf edin. Gezmek için gittiğiniz bir yerden en azından ufacık birşey almıyor musunuz anı olarak?

Avcı toplayıcı toplumda, "Hayat verici" konumda olan bizler çiçek ya da evcil hayvan beslemeyi sevmiyor muyuz? En büyük çiçek bakma özürlüsü olarak ben bile ofisimde susuzluktan boynunu bükmüş çiçeğime su verdiğimde canlandığını gördüğümde bir sevindim yani ne yalan söyleyeyim. 
Sonra içgüdüsel olarak belki (derinine inmek lazım tam emin değilim) bir çocuk nasıl tutulur en temel olarak nasıl bakılır en azından merak ediyoruz ve çoğumuz da bunu becerebiliyoruz. 

Şimdi yazının bundan sonraki kısmı için çok fena bir feminist damgası yiyeceğim gibi gelse de devam edeceğim.

Erkekler canımız ciğerimiz. Başımızın tacı. Tabiki birazdan vereceğim örnekler tüm erkekler için geçerli değil. Mutlaka pek çok istisna durum söz konusu. Affınıza sığınarak bir kaç tespitimi paylaşmak istiyorum.

Sabahları işe giderken yolumun üstünde toplanmış bir grup gencin boş boş ikamet ettiği bir sokak başı var. Ve o sokaktan her gectiğimde mutlaka ya bir ya iki tane laf yemekteyim. Bu adamlar tek başlarına olduğunda hiçbirinin gıkı çıkmaz. Ama topluluk halinde olduklarında heyhat! Hepsi aslan kesilirler. 

Aynı şey maça giden gruplar tarafından da gözlenmekte. Normal şartlar altında o küfürleri sokak ortasında bağıra bağıra söylediklerinde tepki alacaklardır ama gelin görün ki bir maç günü 10 tane adam bir araya gelir ve ana avrat küfür eder. 

Sonra "Kahvenin önünden geçmeyeyim şimdi" diye yolunuzu değiştirdiğiniz hiç olmadı mı? Sebep, o ortamın onların doğal yaşam alanı olmasından dolayı, siz geçerken artık laf mı atarlar, öküz gibi süzerler mi, yoksa allaan kaldırımında kamuya açık alanı bütün özgüvenleriyle işgal edip sizin geçişinizi zorlaştırırlar mı bilemem. Ama mutlaka bir ürkmüşlük oluyor bazen.

Ya da araba kullanma olayının tamamen kendilerine aitmiş gibi davranmaları gerçekten sinir bozmuyor mu? Neden? Çünkü erkekler trafik kurallarına uymuyor, kendi aralarında anlaştıkları bir kurallar sistemi var ona göre hareket ediyorlar. Tamam bazı kadınlara ait araba kullanma şekline ben de inanamasam da, çoğu kadın da kendini erkeklerin sıkıştırmalarından, deli gibi sollamalarından ya da abuk sabuk hız atraksiyonlarından dolayı emniyette hissetmiyor. (Bütün suç erkeklerin değil tabiki, bu araba olayına ait de bir yazı yazacağım bi ara acayip tav oluyorum.)
Futbol apayrı bir olay zaten. Geçen günkü Fenerbahçe Maçına giden kadın izleyicilerle dalga gecen, onları yerden yere vuran bi dünya haber okudum gazetede. Sebep yine futbol eşittir erkek düşüncesi. 

Dikkatinizi çekerim bu örneklerin hepsinde bir dışarı ortamı var. Ve sevgili erkeklerimiz, özellikle beyni çükünden daha az gelişmiş modelleri, dışarı ortamını tamamen kendilerine adadıklarından, dışarıda herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda ya da konumda bir kadının varlığını anlayamıyorlar. Ve hele de grup halindelerse, bütün gücün kendilerinde olduğuna tamamen kanaat getirip, "çok kişiyiz bize kimse bir şey yapamaz" mantığıyla ortalığı bok ediyorlar. 
Şimdi sorarım size, 2011'in Türkiye'sinde, avcı-toplayıcı toplum içgüdüselliğini biraz daha şekillendirmemiz gerekmiyor mu? Rolleri paylaşmamız, kimi zaman birbirimizin yerine geçmemiz, birbirimize yardım etmemiz gerekmiyor mu?

Merak etmekteyim, bir yardım edin bana...

18 Eylül 2011 Pazar

Kökü sizde

Okurken bunu dinlerseniz ballı ekmek kadayıfı olur.

Eskiden, ben henüz büyümemişken (küçükken demek tuhafıma gitti şimdi), deli gibi Bilim-Teknik Dergisi okurdum. Hatta o zamanlar kendime uygun bir de Fizikçi erkek arkadaş edinmiştim. Yanlış anlaşılma olmasın, önce Bilim-Teknik ile aşkımız başladı sonra Fizikçi buldum, sıralama bu şekilde.

O dergilerin birinde -şimdi kimin hangi teorisi olduğunu hatırlayamasam da, muhtemelen Einstein'dır, son zamanlarda kayda değer pek bi gelişme olmadı O'ndan sonra zaten- algıladığımız çevremiz kadar var olduğumuzu söylüyordu. Yani diyelim ki bizler bir toplu iğnenin üstünde yaşayan varlıklarız, Bütün dünyanın o toplu iğne kadar var olduğuna inanıyoruz. Halbukisi, toplu iğne dediğin nedir ki dikiş kutusunun yanında ya da dikiş kutusu nedir ki koca koca evlerimizin yanında ya da evlerimizi nedir ki koskoca Dünya gezegeni yanında ya da... diye bu örnekler sürer gider.

Şimdi azizim ben burdan felsefeye bağlıcam hazır olun.

Hayatınızda diyelim toplam 10 kişi tanıyorsunuz. Tabi diğer insanların da varlığından haberdarsınız ama sadece bu 10 kişiyle herhangi bir iletişim halindesiniz. Dünyanın geri kalanının da o insanlar ve türevlerinden oluştuğunu düşünüp oturup diyorsunuz ki, "Hacı ben çözdüm olayı". İşte o an "zönk" diye bir ses efekti veriyor dünya size, ahlaka mugayyir bir hareket çekerekten İzmir marşıyla evinize uğurluyor.

Ya da diyelim ki, her gün işinize ya da okulunuza doğru yürürken hep kafanızı önünüze eğiyorsunuz ve sadece kaldırım taşlarını görüyorsunuz. Sonra da diyorsunuz ki "Aman işe/okula gitmek de ne kadar sıkıcı birşey, her yer taş/kaldırım."
Örnekler çoğaltılır, üşenmiyorsanız yapın.

Son olarak diyelim ki siz bir insan evladı seviyorsunuz. Diyorsunuz ki "Aman benim yarim bir tanedir, ondaki kaş kimselerde yoktur, beni ondan başka kimse mutlu edemez, ben hayatımın sonuna kadar öyle birini bulamam/aşık olamam" Ben de diyorum ki size "Etrafınıza bakın". Dünya üstündeki bütün insan türlerini tanıyor ya da biliyor olamazsınız. 10 kişiden daha kalabalık bu dünya. Ve yollar hep taş/kaldırım değil, yeşillikler, insanlar, kediler, köpekler, sabahları kepenklerini açtığı için mutlu olan insan var.

Ve evet O'nu çok sevmiştiniz, ama korkmayın gene seversiniz, kökü sizde nasıl olsa gene uzar kalbiniz.

12 Eylül 2011 Pazartesi

düşündüm de

Aslında o kadar da uzak değiliz.
Benim tenime değen rüzgar bi zaman sonra senin nefesin olur,
Her gün aynı güneşi görüp uyanırız,
Ve bastığımız toprak aynı yerküreye aittir.

O yüzden şimdi gelme,
Ben bu heyecanlarla bile zor yaşarken,
Varlığını yanımda hissedip kaybolmaya hazır değilim,
Henüz..

23 Ağustos 2011 Salı

kapı aralığı


"Şimdi tek istediğim nefes alabilmek, ötesinde yok gözüm.
Kaçmak da mümkün buradan elbette ama benim istediğim kaçmak değil ki.
Ne varmayı arzuladığım bir öte diyar, ne de bir yerlerde bıraktığım kayıp bir cennetim var.
Sadece çıkmak istiyorum.
Çıkmak da değil, çıkabilmek. Ben o ihtimali seviyorum.
Seçeneğim olmasını, kapının aralık kalmasını…"

26 Temmuz 2011 Salı

29 yılın sorununu 1 dk da çözen dialog

-R: Seni tanıdıktan sonra reenkarnasyona inanır oldum.
-D: Neden ki?
-R: Bence kesin sen daha once dünyaya geldin, her şeyi yaşadın, o yüzden bu yaşam sana sıkıcı geliyor, rahatlık bu yüzden.

Realizm ben de kabızlık yapıyor

İnsani duygular vardır. Zaman zaman bir kaçıyla ben de muhatap oluyorum. “Açlık” hissetmek ve “uyumak”ta baya iyiyim bu aralar. Sonra sıkılmak, üzülmek, sevinmek, özlemek, sinirlenmek gibi bi kaç tane daha var aklıma gelen. Bunların bir kaçıyla aram fena değil. Ama eskisi kadar sıkı fıkı olamıyoruz maalesef. İşin garip tarafı ve benim de kendimi sorgulamama neden olan konu ise bunları gösterme biçimim. Mesela özlem duygusuna çok aşina değilim, hissettiğim zaman “Hmm sanırım bu özlem olsa gerek” diyorum ama ne yapmam gerektiğini tam olarak kestiremiyorum. Sinirlenmelerim en çok kendime. Sevinç ve hüzünlerim uzun zamandır içimi kemiren kurtlar misali dışarıda pek baş göstermiyor.

Bu gün işten eve gelirken düşündüm. Sanırım “modern zaman insanı” denilen varlığın genel sorunları bunlar. Her daim yapmak zorunda olduğumuz şeyler var. Üzüntümüzden gebersek bile işimize gitmek zorundayız mesela, ya da sabahın köründe bile leş gibi kokan bi adamı tutup otobüsün camına vurmak yerine orda yokmuş gibi davranıyoruz, gitmesi için dua ediyoruz. Tek yaşıyorsanız hele, bi dünya sorumluluğunuz var o eve ait. Ölseniz de kalsanız da yapmak zorunda kalıyorsunuz.

Aşık oluyorsunuz, gidip kapısında yatmak istiyorsunuz ama para kazanmanız da gerekiyor, bırakamıyorsunuz.  Kabuk üstüne kabuk örüyorsunuz kendinize insanları yalnızlığınızla korkutup kaçırmamak için. Sadece kelimelere inanıp karşı tarafında dürüst olduğunu düşünüp sabahlara kadar yazışıyorsunuz sosyal medya üzerinden ya da ordan buradan, reklama gerek yok şimdi. Oyunlar buluyorsunuz kendinizi uyuşturmak için, içimizdeki boşluğu doldurmak için.

Bense çaba sarfetmekten hala vazgeçmedim. Biliyorum ki, bir arkadaşınızla karşılıklı çay içip sohbet etmenin yerini hiç bir şey tutamaz, tutmamalı. İstanbul’da ya hangi lanet büyük şehirde yaşıyorsanız, o şehrin sizi yutmasına izin vermemelisiniz.  Savaşın demiyorum, sadece tadını çıkartmaya çalışın. Çünkü tek bir lamba kapanmasına bakıyor olay. Sonrası “Hallellujah”..

Bu günlerde Amy Winehouse’un ölümüyle burun buruna yaşadığımız için sanırım çokça düşünüyorum bu mevzuları. “Nasıl yazmış bu kadın bu sözleri” dediğim şarkılar, “Şuncacık kızsın nerenden çıkartıyorsun o sesi” dedim müthiş bir ses ve MP3 çalarımda hiç eksik olmayan albümleri. Zaman zaman buhranlı dönemlerimde kendime benzettiğim hatta “Aramızdaki tek fark O’nun milyonlarının olması” diyerek baya bi samimi olduğum kadının ölümü beni çok düşündürtmekte bu ara. O kadar ince bir çizgi ki bu, öbür tarafa geçmeniz an meselesi.  Siz öbür tarafa “ölüm” deyin ben “delirmek” diyeyim, başkası “aşık olmak” desin. Fark etmez. İşte tam da bu anda burada defalarca yazdığım “bilmek yerine inanmak” bahsi açılıyor.

Bilmek de işinize yarayacaktır. Ama inanmak sizi hayata bağlar, nefes almanızı sağlar, devam etmenize yardımcı olur. Neye ya da kime inandığınız da çok önemli değil aslında. İster kendinize, ister Buddha’ya ister İETT şoförüne inanın hiç fark etmez.

Modern insanlarız ya biz her şey sorgularız, materyalistiz ya görmeden inanmayız. Realizm kıçımıza kaçar bizi kabız yapar yine de fark etmeyiz. 

Boşverin bunları. Siz inanın. Başka türlü yaşanmaz başka türlü sevilmez.

-Bitmez-

25 Temmuz 2011 Pazartesi

eskilerden bir nev'i dua/meydan okuma/itiraf

Nemesis!.. Nemesis!...
Alnı bir mezar taşı kadar soğuk, bakışı cellat satırından daha korkunç ilâhe! Neyimi kıskandın benim?

Elbette ki Promete seni çılgına döndürecekti. Dârâ’nın azametine, Karun’un debdebesine, İskender’in yiğitliğine kızmakta haklıydın. Homeros, Milton, Beethoven hışmına uğramaya lâyıktılar.

Ey yıldırımlar gibi ulu çınarlara musallat tanrıça!
Ben ne erguvanlar içinde doğan bir Bizans prensiyim, ne gururuyla tanrıları kışkırtan bir Titan.

Ama madem ki yalnız uluları damgalayan parmakların bana kadar uzandı, madem ki beni de hışmına lâyık gördün, seni utandırmayacağım. Ya ölüm, şarkılarımı boğacak yahut elimden aldığın dünyadan çok daha muhteşem bir kâinat yaratacağım.
Sana meydan okuyorum Nemesis!..

Nemesis!... Senden korkmuyorum ey çılgın bakire!

Cemil Meriç Jurnal 1 - 41

24 Temmuz 2011 Pazar

masallar ve ağrı kesiciler üstüne

Bütün acılar tek başına çekilir. "Paylaşırsan rahatlarsın" diye bir şeye inanmıyorum ben. Çekmen kaçınılmaz olan için ağrı kesici almak gibi geçici bir çözümdür. Ağrı orada durur sadece bir süre varlığını unutursun.

Bütün mutluluklar da tek başına yaşanır. Başkasına bağlı mutluluklar yaşamaya çalışanlar ödünç aldığı kıyafetiyle baloya giden külkedisi gibidir. Ama sonu mutlu bitmeyen türde masallarda.

Öyleyse, zaten bu kadar yalnızken "çoğul" "ben"ler imkansızken;
Neden korkarız hala yalnızlıktan bu kadar. Gerek yok...
06.07.2011 / Kayaköy